Bizans (Doğu Roma) Dönemi (324‐1300)


3. yüzyılda en geniş sınırlarına ulaşan Roma İmparatorluğu, özellikle kuzeyden dalgalar halinde gelen barbar akınlarının darbeleri ile büyük ekonomik, toplumsal ve sosyal çalkantılar içine girdi. Bu dönemin imparatorları devletin daha iyi yönetilmesi için bazı idari ve ekonomik reformlar gerçekleştirdiler. Dönemin en ünlü imparatorlarından ikisi olan Diokletianus ve Konstantinus imparatorluğun doğu bölgelerine (Balkanlar, Anadolu) daha fazla önem verdiler. Birincisi hayatının büyük bir kısmını Nikomedia'da (İzmit) geçirdi. İkincisi belki de dünyanın en güzel yerlerinden biri olan İstanbul Boğazı'ndaki mütevazi Byzantion kentini ikinci başkent (Yeni Roma) olarak yeniden inşa ettirdi ve böylece Roma imparatorluğunun ikiye bölünmesinin temellerini atmış oldu. Doğu Roma İmparatorluğu, Hellen dilini konuşan, Hrıstiyanlığın zaman içinde geliştirilmiş bir yorumu olan Ortodoks mezhebine bağlı bir halk çoğunluğu üzerine dayalı idi ve idari yapı olarak geleneksel Roma devlet sistemine dayanıyordu. Kısaca söylememiz gerekirse, Bizans Dönemi sadece Roma tarihinin yeni bir devresi ve Bizans Devleti ise Roma Devleti'nin bir devamıdır.


Anadolu'nun tüm batı kıyılarında olduğu gibi İzmir bölgesi de bin yıllık Bizans tarihi boyunca zaman zaman mutluluğu, zenginliği ve sükuneti, zaman zaman ise felaketler ve çöküş dönemlerini yaşadı. Bu bölgenin hareketli tarihi içinde birçok basamağı ayırt etmek mümkündür. Proto Bizans (Erken Bizans) dönemi adı verilen 4. ve 7. yüzyıllar arasında ekonomik, kültürel ve sosyal ilerlemeler görülmektedir. İmparatorlar Diokletianus ve Konstantinus I'in gerçekleştirdiği idari reformların ardından o zamana dek Senato'ya bağlı olarak idare edilen Asia Eyaleti daha küçük idari bölümlere ayrıldı (Asya, Hellespontos, Lydia, Karya ve Likya). Bölgemiz ise Asyaadıyla anılan idari taksimat içinde kaldı.


Bu yüzyıllar arasında bölgemizde varlıklarını sürdüren eski kentler ile ilgili bilgiler kilise tarihçisi Hierokles'in (5. yüzyıl) "Synekdemos" adlı eserinde verilmektedir. Bu yazarın verdiği liste içinde bölgedeki piskoposluk merkezleri arasında Phokaia, Aigai (Apae olarak), Myrina ve Kyme (Myke olarak) ile birlikte sadece Temnos'un adı bulunmaktadır. Belki de bunun nedeni bu eserde sadece piskoposluk merkezlerinin adlarının verilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bölgemizde daha önceki dönemlerden adlarını bildiğimiz Neonteikhos (Yanıkköy Kalesi), Larissa (Buruncuk Kalesi), Herakleia (Ballık Kayası Emiralem) gibi kentlerin önemlerini kaybettikleri, köy durumuna düştükleri veya terk edildikleri anlaşılmaktadır.


Tüm Anadolu'nun olduğu gibi, bölgenin de huzuru 7. yüzyılın ikinci yarısında Emevi hükümdarı Muaviye'nin ordularının denizden ve karadan saldırıları ile bozuldu. Arap akınları özellikle 8. yüzyılın başından 11. yüzyılın başına kadar aralıklarla Batı Anadolu kıyılarındaki kentlere rahat nefes aldırmadılar. 672 yılında bir Emevi filosu İzmir'i ve çevresini ele geçirdi ve kışı bölgede geçirdi. 717 yılında İstanbul'u kuşatmaya giden halifenin kardeşi Maslama kumandasındaki kara ordusu ve donanma bölgemizden geçti. Söz konusu Arap akınları bölgedeki nüfusun azalmasına yol açtı, kıyıdaki kentler ve köyler terk edildi, halk dağlık bölgelere, tahkimatlı yerlere sığınmak zorunda kaldı. Anadolu Bizans egemenliğindeki tüm bölgelerde olduğu gibi bölgemizde de bu akınlar nedeniyle büyük bir ekonomik çöküntü meydana geldi. Bununla birlikte bölgenin etnik kompozisyonuna Arap akınlarının önemli bir etkisi olmadı. Bununla birlikte 13. yüzyıla tarihli Lembos Manastırı kayıtlarından varlığını öğrendiğimiz Memaniomenos (Menemen) ovasındaki Sarrakenikon(Seyrek veya Osmanlı dönemi belgelerinde Sirekköy) köyünün adında bir Arap varlığı sezilmektedir. Zira Avrupalı Hrıstiyanlar Müslüman Araplara Ortaçağ'da Sarrazen adını veriyorlardı.


Orta Bizans Dönemi ile ilgili tek tarihsel bilgi yine Temnos'dan gelmektedir. 787 yılında İznik'de (Nikaia) toplanan ikinci konsile Temnos piskoposu olarak katılan Theophilos'un alınan kararların altında imzası bulunmaktadır. Bu tarihten sonra ise hiçbir piskoposluk listesinde Temnos'un adı görülmemektedir. Kentin bu tarihten sonra muhtemelen Arap istilası nedeniyle uzun bir müddet terkedilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ancak yüzeyde rastlanan çok az sayıda sırlı seramiğin de gösterdiği gibi doğal savunmaya elverişli konumu nedeniyle 12. ve 13. yüzyıllarda da zayıf bir iskan görmüştür.


Arap akınlarının bitimi ile Selçuklu Türkmen akınlarının başlangıcı arasında (10 ve 11. yüzyıllar) Bizans Batı Anadolu'sunda kısa süreli yeni bir gelişme dönemi yaşanır. Bu kısa süren barış dönemi içinde bölgemiz için anmaya değer iki olay vardır. Birincisi 1025 yılında bölgede büyük hasara neden olan yer sarsıntısı, ikincisi ise nüfusunun yeniden azalmasına neden olan kıtlıktır.


Bu dönem 1071 yılındaki Malazgirt savaşının kazanılmasından sonra batıya doğru ilerleyen ve İzmir yöresinde egemenlik kuran Çaka Bey tarafından kesintiye uğratılır. Bununla birlikte Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulmasına yol açan Türkmenler'in Anadolu'ya kalıcı olarak yerleşmesi Batı Anadolu tarihinde yeni bir safha açar. Türkmenler 1071 ile 1801 yılları arasında hemen hemen tüm Anadolu'yu işgal ederler. Sultan Alpaslan'ın komutanlarından Emir Çaka Bey bölgede kurmuş olduğu kısa süreli beylik için (1081‐1094) İzmir'i (Smyrna) merkez seçer. İzmir'li Hristiyan Rumlar'ın yardımı ile kurmuş olduğu donanma sayesinde Khios (Sakız), Samos (Sisam) ve Lesbos (Midilli) adalarını da fetheder. Ancak bu egemenlik kısa sürer, Çaka Bey'in öldürülmesinden sonra, Bizans tahtında bulunan Aleksios I Kommenos (1081‐1118) biraz da Anadolu'ya geçirdiği Haçlıların yardımı ve oluşturduğu büyük donanmasıyla İzmir'i ve bölgeyi yeniden ele geçirir. Bizans donanmasının ana üssü olan İzmir kenti bölgede otoriteyi sağlayan ve sağlamlaştıran Dük Hyaleas'a verilir. Türkler bölgede yeniden kesin olarak yerleşecekleri 1300 yıllarına dek Ege kıyılarından iç kısımlara doğru çekilmek zorunda kalırlar. Daha


7. yüzyılda tüm Bizans topraklarının Thema adı verilen eyaletlere ayrılması sırasında Edremit (Adramyteion), Sardes ve Ephesos (Selçuk) üçgeni arasındaki tüm kıyıları Thrakesion Thema'sı adı altında örgütlenmişti. Geçen yüzyıllar içinde zaman zaman gevşeyen bu eyalet sistemi Aleksios I döneminde yeniden düzenlenir.


Tüm bu faaliyetlere karşın, Bizans egemenliğinde kalan bölgemize Türkmenler’in akınlarının kesilmediği görülmektedir. 12. yüzyılda gerçekleşen çok sayıda Türk akını bölgeyi hedef alır. Bu akınlardan 1133 yılında gerçekleştirilmiş olanı Batı Anadolu'daki birçok manastıra ait kayıtlardan bilinmektedir. Kısa süreli ancak etkili olan bu akında Pınarbaşı köyünün hemen doğusundaki tepeler üzerinde yer alan Lembos Manastırı da tahrip olur. Thrakesion Theması'na yönelen diğer bir önemli saldırı da Myriokephalon savaşından (1176) önce olmuş; ancak Büyük Menderes vadisini savunan Manuel I Komnenos tarafından durdurulmuştur. Son büyük akın ise Andronikos I Komnenos'un ölümünden (1185) hemen sonra gerçekleşir. Türkler bölgedeki iç çekişmelerden sonuna dek yararlanırlar; Batı Anadolu kıyıları imparator Andronikos I'e karşı taht mücadeleleri veren yerel beyler arasındaki yıpratıcı mücadelelere, ekonomik çöküntüye, nüfus azalmasına, yerel hanedanların egemenliklerine sahne olur. O güne dek hep Bizanslıların yardımı ile Anadolu'ya geçirilen ve tüm ülkeyi birkaç kez çiğneyerek Kudüs'e saldıran Haçlı sürüleri bu kez daha kolay bir av olarak gördükleri kendi dindaşları olan Bizanslıları soymaya karar verdiler. Venedikliler ve birleşik Haçlı kuvvetleri 13 Nisan 1204'de İstanbul'a girdiler. Kent üç gün boyunca yağma edildi. Dünyanın en büyük kültür merkezi olan İstanbul'un tüm zenginlikleri Latinlerin eline geçti.


Bizansın asil ve güçlü aileleri Batı Anadolu'ya sürgüne gittiler. Bu büyük ailelerin de yardımı ile Theodoros I Laskaris Batı Anadolu'daki egemenliğini pekiştirip başkent İznik olmak üzere yeni bir Bizans devleti kurdu. Bu imparator bölgeyi önce yerel hanedanların yaratmış olduğu parçalanmışlıktan kurtardı; daha sonra batıda Latinler, doğuda ise Selçuklu Sultanlığı ile mücadele ederek sınırlarını güvence altına aldı. Yeni Bizans devletinin başkenti İznik olmasına karşın, yönetimin ağırlığı Magnesia (Manisa), Smyrna (İzmir) ve Nymphaion'a (Nif‐Kemalpaşa) kaydırıldı. Özellikle Nymphaion devletin yazlık başkenti oldu. Thedoros I Laskaris'den (1210‐1224) sonra tahta geçen Ioannes III Vatatzes'in uzun süren iktidarı (1224‐1254) bölgenin ekonomik, politik bakımlardan canlanmasına ve nüfüs artışına yol açtı. Smyrna ve civarındaki topraklar yeniden düzenlenmiş; tersaneler yeniden işletilmiş; bölge imparator ve karısı İrini sayesinde manastırlar merkezi haline gelmiş; bu tür dinsel kurumların ellerindeki topraklar çoğaltılmış; Magnesia ve Nymphaiaon'da kütüphaneler ve kültür merkezleri kurulmuştur. Selçuklu sultanlığı ile yapılan ticaret bölgede göreceli bir zenginliğe yol açmıştır.


Tüm bu zenginlik ve mutluluk dönemi Laskarisler hanedanına son veren ve İstanbul'u 1261 yılında yeniden ele geçiren Mikhael VIII Paleologos'un Batı Anadolu'yu ihmal politikaları ile sona erer. İmparator 1261 yılında Nymphaion Antlaşması (Nif‐Kemalpaşa) ile İzmir limanını Cenevizlilere teslim eder. Küçük Asya'nın savunma görevi ihmal edilir. Bu tarihten sonra Türkmen kabileleri Gediz, Büyük Menderes vadisi ve Muğla üzerinden dalgalar halinde ilk akınlardan 150 yıl sonra nihai hedefler son önemli Bizans kentleri Smyrna (İzmir) ve Magnesia'ya (Manisa) doğru harekete geçerler. Yaklaşık 40 yıl boyunca bölgede giderek zayıflayan Bizans yönetiminin tüm savunma çabalarına karşın, tüm Batı Anadolu 1317 tarihine dek tümüyle Türklerin eline geçer.


Çok uzun bir dönem sonra İznik Bizans İmparatorluğu zamanında Menemen ve çevresinde yeniden canlanan yaşam ile ilgili bilgileri ilk kez 13. yüzyıl kaynaklarından almaktayız. Bölgemiz İznik devletinin bu yüzyıl içindeki dirlik ve düzenliğinden payını almış; Menemen ovası tüm verimliliği ile işletilmiş ve gerek ovanın ortasında, gerekse ovayı çevrilen dağların üzerinde ve yamaçlarında yeni iskan merkezleri (köyler, kentler ve manastırlar) doğmuştur.


İlçemizin adını ilk kez bu döneme ait doğrudan bir belge olarak değerlendirilmesi gereken Lembos Manastırı kayıtlarında bulmaktayız. Kalıntıları Pınarbaşı'nın kuzeydoğusunda bir tepenin üzerinde bulunan bu manastır, imparator İoannes Dukas Vatatzes tarafından yeniden canlandırılmıştı. Türkler tarafından bölgenin ele geçirildiği ve terk edildiği 1300 tarihlerine kadar manastırın çevrede değişik yollardan (bağış ve satın alma) çok sayıda taşınmaz ve arazi sahibi olduğunu görüyoruz. Manastırın kayıtlarında bu arazilerin bir kısmının Memaniomenos (veya Mainomenos) Ovası'nda yer almaktaydı. Ayrıca bu tür satış ve bağış belgelerinde Menemen ovasındaki bu arazilerin bulundukları yerler adları ile tarif edilmekte, komşu araziler, köyler, manastırlar ile ilgili bilgiler de bulunmaktadır. Tüm bu belgelerden hareketle Menemen ovasında ve civarındaki yer isimleri ile ilgili bilgi sahibi olmaktayız. Ancak dikkati çeken bir husus bölgede Bizans dönemi boyunca (13. yüzyıl) Memaniomenos adında bir köy veya bir kentin olmamasıdır. Genellikle bir ovanın adını içinden akan bir nehirden (Gediz ovası, Bakırçay ovası) veya ovaya hakim bir kent veya köyden (Manisa ovası, Konya ovası) almış olmasına karşın, bölge ile ilgili bilgi veren kaynaklarda Memaniomenos adında bir yerleşme bulunmamaktadır veya en azından o günün kaynakları bize bilgi vermemektedir.


13. yüzyılda da Menemen ovasının sınırları bazı değişikliklerle günümüzdeki gibiydi. Ovanın güneybatısında İ.Ö. 4.yüzyılın başında Üçtepeler üzerinde kurulmuş olan Leukai kentinde ve çevresinde iskan devam ediyordu. Yazılı metinlerde bu bölgenin Leukai (Lefke) ve Koukoulos (Kukulos) idari birimi (enoria: kaza veya kasaba) içinde yer aldığı görülmektedir. Bu idari birimin sınırları batıda Üçtepeler'den doğuda günümüzdeki Kaklıç ve Sasalı köylerinin bulundukları araziye kadar yayılıyordu.

 

13. yüzyılda bu kazanın gelirinin bir kısmı İstanbul'daki Aya Sofya kilisesinin masraflarına tahsis edilmişti. Ayrıca yine aynı bölgede imparatorun sarayına ait araziler, kiliseler, banyolar ve bahçeler vardı. Bu bölgede Gediz'in denize döküldüğü noktada bulunan Kakola Burun adı Bizans döneminden gelen Koukoulos'un bozulmuş bir formu olarak günümüze kadar gelmiştir. Koukoulos idari birimin güneyinde, bugün olduğu gibi, Bizans döneminde de devlet tarafından işletilen tuzlalar (Halykai), Kaklıç köyünün hemen güneyinde, bugün tamamen alüvyonlarla dolmuş olan bir deniz feneri (Karpathia) ve dalyanlar (Vivaria) bulunuyordu. Bu idari birimin doğudaki komşusu Kordoleon (Karşıyaka) idari birimi idi. Bizans döneminde körfezin kuzeydoğu kıyı çizgisi günümüzdekinden biraz daha farklıydı. Kıyı çizgisi bugünkü gibi Bostanlıdan direk batıya değil önce kuzeye, Serinkuyu ve Çiğli'ye oradan da batıya yönelerek bugün alüvyonlarla dolmuş olan geniş bir girinti yapıyordu. Kordoleon idari birimi Serinkuyu'dan Bayraklı'ya kadar olan kıyı bölgesini ve Yamanlar'ın (Amanara) güney yamaçlarını kaplıyordu. Ovanın Yamanlar'ın batı yamaçları ile olan sınırı üzerinde bugünkü Çiğli ve Balatçık köylerinin adlarını aldıkları Geç Roma ‐ Bizans dönemi yerleşmeleri Sillion ve Palatia köyleri bulunuyordu. Smyrna ile Pergamon arasındaki karayolunun üzerinde bulunan bu iki noktadaki buluntulardan hareketle yerleşmelerin İ.Ö. 6.yüzyıla dek geriye gittiklerini bilmekteyiz. Palatia (Balatçık) adı, bu bölgedeki Bizans sarayı mensuplarına veya devlete ait toprakların varlığından dolayı verilmiş olmalıdır. Zira köyün batı yamaçlarında geçen yüzyıl saptanan bir yerli kaya üzerinde tespit edilen Oros Basilikon (devlet arazisi sınırı) yazısı, bunun bir sınır taşı olduğunu göstermektedir. Balatçık ve Çiğli'nin yamaçlarına yaslandıkları günümüzde Yamanlar veya Yamanar, Bizans döneminde Amanara olarak adlandırılan dağın batı yamaçları (Flamoulon) üzerinde saptadığımız iskan kalıntıları ve harabeler Bizans yazılı kaynaklarının adlarından söz edilen köy iskanları ve manastırlar olmalıdır.


Erken Bizans döneminden beri Arap akınları ile ilişkili olarak adını bildiğimiz Sarrakenikon köyü (Seyrek veya Serekköy) 13. yüzyılda da Memaniomenos ovasının en önemli iskanlarından biriydi. Köy civarında yaptığımız bir incelemede tarlalar içinde rastladığımız çanak çömlek söz konusu tarihleri teyit etmekte ve köyün Geç Roma döneminden beri iskan gördüğü anlaşılmaktadır. 1922 yılına dek Seyrek'in nüfusunun tamamen Hıristiyanlardan oluştuğu göz önüne alındığında bölgenin en eski köylerinden biri olması mümkün görünmektedir. Panaztepe'nin doğu yamacında Prof. Dr. Armağan Erkanal başkanlığında yapılan kazılarda gün ışığına çıkartılan Bizans iskan kalıntıları da Sarrakenikon ile ilişkili olmalıdır.


Yamanlar'ın kuzey yamaçlarının 13. yüzyılda yoğun bir yerleşime sahne olduğu anlaşılmaktadır. Emiralem‐Urla Çukuru mevkii, Göktepe'nin güneyindeki teraslanmış yamaçlar (Arifali Pınarı veManastır mevkii) ve köyün yakınındakiÖren mevkiinde tespit ettiğimiz bir Bizans köy harabesi bu dönem ile ilgili kanıtlar olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca Manisa'ya bağlı Uzunburun köyünün güneyinde bulunan ve Çaltı, Alaniçi, Karaorman köylerinin bulundukları platoyu da kontrol eden Yoğurtçu Kalesi 12. ve 13. yüzyıllardaki Türkmen akınlarına karşı bölge halkı için önemli bir sığınma mahalli olarak inşa edilmiştir.


Gediz'in (Hermos) kuzeyindeki Dumanlıdağ görünüşe göre bu dönemde Yamanlar kadar iskan edilmemiş olmasına karşın, özellikle Yanıkköy Kalesi (Neonteikhos; Ceneviz Kalesi) ile Temnos'un yer aldığı Görece Kaleleri bu dönemde, henüz Menemen kasabası kurulmadan önce, Memaniomenos ovasına hakim olan en önemli iskanlarıdır. Bazı araştırmacılar 11.yüzyıldan itibaren 15. yüzyıla kadar piskoposluk listelerinde Smyrna'ya (İzmir) bağlı piskoposluk merkezi olarak yer alan Arkhangelos'un (Baş Melek) Temnos'un (Görece Kalesi) Hrıstiyan dönemindeki adı olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak Görece Kalesi'nde söz konusu dönemlere ait çanak çömlek gibi küçük buluntulara çok az rastlandığı gibi, o dönemlerin mimari özelliklerini yansıtan yapı ve sur kalıntıları mevcut değildir. Buna karşın Yanıkköy kalesinde 12. ve 14. yüzyıllar arasında dönemin tüm mimari ve duvar özelliklerini gösteren ve nispeten günümüze kadar ulaşmış sur kalıntıları ve tahkimat izleri bu dönemlerde yerleşmenin önemini göstermektedirler. Ayrıca tarihçi Dukas'ın Mainomenos ovasında, Türkler'in Kayacık adını verdikleri Arkhangelos ile ilgili verdiği bilgiye en fazla uyan sit Yanıkköy Kalesi'dir.