Ana Sayfa | Tarihçe | Kazılar ve Antik Yapılar | Haberler ve Duyurular | Galeri | Yayınlar | Sponsorlar | İletişim ve Ulaşım

Aiolis Bölgesinin Tarihi Coğrafyası

Kolonizasyon Başlangıcı (İ.Ö.11.yüzyıl)

Bugünkü bilgilerimize göre yaklaşık İ.Ö.1180 yıllarına dek süren ve gerisinde büyük bir boşluk bırakan Deniz Kavimleri hareketinin durulmasından sonra Hellas (Yunanistan) bugün Makedonya ve Kuzey Yunanistan'da yerleşmiş ve Hellence'nin değişik bir lehçesini konuşan Dor kabilelerinin istilasına uğradı. Bu kabileler, Hellas'da standardı yüksek bir uygarlık kurmuş ve Deniz Kavimleri hareketleri ile de bu uygarlığın çöküşünü yaşamış olan Aka toplumuna nazaran göçebeliğe dayanan zinde toplumsal örgütlenmelerini korumuşlardı. Dor kabilelerinin ağır baskıları karşısında Aka halklarının artıkları Deniz kavimleri kargaşasından yaklaşık 100 yıl sonra efsanevi önderlerinin liderliğinde daha önceden tanıdıkları bir yakın coğrafyaya, Batı Anadolu kıyılarına göç etmeye başladılar. Daha sonra tarihte İonlar olarak anılacak gruplar Smyrna (İzmir) ile Büyük Menderes nehri arasındaki kıyılara, ve Samos (Sisam), Khios (Sakız) gibi karşı adalara çıktılar. Bu bölgede Deniz Kavimleri hareketleri, iç isyanlar, kuraklıklar ve kıtlıklar gibi değişik nedenler ile oldukça zayıflamış olan Luvili yerli halkı boyunduruk altına alarak 12 kent kurarlar (Miletos, Myus, Priene, Ephesos, Kolophon, Lebedos, Teos, Erythrai, Klazomenai, Phokai ve Samos ile Khios) ve yerleştikleri bölge bundan sonra İonia olarak anılacaktır.

Aka halklarının Hellas'ı terketmesine neden olan Dor kabilelerinden bazıları ise Peloponnessos'a (Mora yarımadası) yerleşirlerken, bir kısmı Girit, Kıbrıs, Rodos, Kos (İstanköy) gibi adalara ve karşıdaki Anadolu kıyılarına çıkarlar ve burada Halikarnassos (Bodrum) ve Knidos (Datça) gibi kentler kurarlar.

Hellence'nin başka bir lehçesini konuşan Aiol kabileleri ise önceleri Hellas'ın Thessalia ve Boiotia bölgelerinde ve karşı adalarda yaşıyorlardı. İlk çağda yaşayan ve Pseudo Herodotos olarak tanınan bir tarihçi "Homeros'un Hayatı" adlı eserinde Aioller'in, Kuzeybatı Anadolu kıyılarına göçlerinin İ.Ö.1140 yılında Lesbos (Midilli) adasının işgaliyle başladığını söylemektedir. Ona göre Kyme 1120; Neonteikhos 1112; Smyrna ise 1102 yılında kurulmuştur. Bizans tarihçisi Eusebios ise bu kentlerin içinde sadece Myrina'nın kuruluş tarihini yaklaşık yüzyıl sonraya, İ.Ö.1047 yılına vermektedir.

Aiollerin göçü İon göçlerinden daha önce başlamış, ancak dağınık ve uzun süreli olmuş gibi görünmektedir. Söz konusu göçlerin gerçekleştirildiği dönemden en erken 700 yıl sonra efsanelerle karışmış bilgiler veren ilk çağ tarihçilerine göre bu göç iki farklı rotada ve tarihlerde gerçekleşmiştir. Amasyalı tarihçi ve seyyah Strabon'un (İ.S.Erken1.yüzyıl) İ.Ö.5.yüzyıl'da yaşamış tarihçi Hellanikos'dan aktardığına göre "Aioller'in kolonileri Kyzikene'den Kaikos çayına kadar bütün ülkeye dağılmış ve daha da ileri giderek, Kaikos ve Hermos çayları arasındaki toprakları da kaplamıştır. Gerçekten Aiol kolonizasyonunun İon kolonizasyonundan dört kuşak önce olduğunu, fakat geciktirmelerden ötürü daha uzun sürdüğünü çünkü, Orestes'in göç seferinin ilk lideri olduğunu, fakat onun Arkadia'da öldüğünü ve oğlu Penthilos'un onun yerine geçtiğini ve Thrakia'ya aşağı yukarı Heraklidlerin Peloponnesos'a dönüş tarihi olan Troia savaşlarından altmış yıl sonra vardığını; ve sonra Penthilos'un oğlu Arkhelaos'un Aiol seferini Daskyleion yakınında şimdiki Kyzikene'ye yönelttiğini ve Arkhelaos'un küçük oğlu Gras'ın Granikos çayına kadar ilerlediğini ve daha iyi silahlanarak ordusunun büyük kısmını Lesbos'a geçirip burayı işgal ettiğini söylerler ve ilave ederler; Dorus oğlu Kleus ve keza Agammemnon'un soyundan gelen Malaos hemen hemen Penthilos'la aynı zamanda ordularını toplamışlar, fakat Penthilos'un donanması hemen Thrakia'dan Asya'ya geçmiş, Kleues ve Malaos ise uzun süre Lokris ve Phrikios dağı dolaylarında oyalandıktan sonra karşıya geçerek Lokris dağına izafeten adlandırılan Phrikios Kyme'sini kurmuşlardır."

Bu metinden de anlaşıldığı gibi Aioller en kuzeyde Kyzikos'dan (Erdek yakınlarında) ve Granikos (Biga) Çayı'ndan güneyde Smyrna (İzmir) Körfezi'ne dek yayılmışlardı. Halikarnassoslu (Bodrum) Herodotos (İ. Ö. 5. yüzyıl) artık Hellenler tarafından Aiolis olarak adlandırılan bölgede 12 Aiol kentinin ismini vermektedir. "Aiol'ların kentlerine gelince, onlar da şunlardır : Phrikon'un kenti denilen Kyme, Larissa, Neonteikhos, Temnos, Killa, Notion, Aigiroessa, Pitane, Aigaia, Myrina, Gryneia ; eski on bir Aiol sitesi bunlardır; on ikinci olan Smyrna'yı, İon'lar konfederasyondan ayırmışlardır; zira bu siteler de, ana karada hepsi on iki taneydiler. Aiol'ler, toprağı İon'larınkinden daha bereketli, ama havası onun kadar güzel olmayan bir ülkede yerleşmişlerdir."

Aiolis'in en büyük ve en güzel kenti Kyme başkent konumunda idi. Kentin kalıntıları Aliağa ilçesi sınırları içinde Nemrut Limanı mevkiindedir. Menemen - Aliağa karayolu üzerinde eski Çakmaklı yol ayrımının batısında bulunmaktadır. Yaklaşık 20 yıldan beri bir İtalyan kazı heyeti tarafından gün ışığına çıkartılmaya çalışılmaktadır.

İlerleyen bölümlerde de ayrıntılı olarak açıklanacağı gibi Larissa ve Neonteikhos'un konumları ile ilgili olarak bilim adamları ikiye ayrılmaktadır. şimdilik Larissa'nın Buruncuk köyü üzerinde, Neonteikhos'un ise Yanıkköy üzerindeki Ceneviz Kalesi'ne lokalize edildiğini söylemekle yetinelim. Temnos (veya halkının verdiği isimle Tamnos) yeri üzerinde uzun zamandan beri herhangi bir kuşku yoktur. Menemen ilçesi sınırları içindeki Eski Görece köyü üzerindeki Görece Kalesi bu kentin harabelerini barındırmaktadır. Bölgede söz konusu bu 12 kentten daha fazla antik yerleşme kalıntıları olmasına karşın Killa (veya Kyllene), Notion ve Aigiroessa kentlerinin nerede oldukları bugüne dek saptanamamıştır. Bu üç kente ait olması muhtemelen kalıntılar ile ilgili görüşlerimiz ilerideki bölümlerde tartışılacaktır. Pitane (veya Pitana) bugünkü Çandarlı'nın yer aldığı yarımadanın üzerinde kurulmuştu. Myrina, Güzelhisar (Pythikos) Çayı'nın denize döküldüğü Kalabakhisar mevkiinde bulunmaktadır. Gryneia (veya Gryneion) ise Yeni Şakran'a varmadan hemen önce denize doğru bir dil gibi uzanan küçük yarımadanın üzerinde yer alıyordu. Aigai (veya Aigaiai) 12 Aiol kenti arasında deniz kıyısından en uzakta kurulmuş olanıdır. Yeni Şakran'ın 17 km doğusundaki Köseler köyü sınırları içindeki Gün Dağı'nın üzerinde yer almaktadır. Günümüzde Köseler Kalesi veya Nemrut Kalesi olarak adlandırılır.

Başlangıçta Aioller tarafından yerli kabilelerin elinden alınan ve 12 Aiol kentinin oluşturduğu konfederasyonun en güneyinde ve İonia sınırında olan Smyrna (İzmir) kısa bir süre sonra kuzeye doğru gelişen İon yayılması karşısında direnememiş ve İonlar tarafından ele geçirilmiştir. Belki de uzun süreli bir sızma şeklinde gerçekleşmiş bu işgal yaklaşık 400 yıl sonra Herodotos tarafından daha değişik bir şekilde anlatılmaktadır. "Bakınız nasıl kaybettiler Aioller Smyrna'yı: politik karşıtlarına yenik düşen ve yurtlarından göçen Kolophonlular bu kente sığınmışlardı. Bu Kolophonlu sürgünler, Smyrnalılar'ın, Dionysos bayramını kutlamak üzere surların dışına çıktıkları zamanı beklediler, sonra kapıları kapatıp kenti ele geçirdiler. Bütün Aioller yardıma koştular; bir anlaşma yapıldı; İonlar bütün taşınabilir eşyayı geri verecekler, Aioller da bunları alıp İzmir'den çıkacaklar. İzmirliler kabul ettiler, öbür on bir kent bunları paylaşıp kendi yurttaşları arasına kattılar."

Böylece İlkçağ'da yaşayan tarihçilerin efsane ile karışmış olan bilgilerine göre Hellen göçmenlerinin bölgemizde karaya ilk çıktıkları nokta Kyme olmaktadır. Tarihçi Strabon bu göçü şöyle anlatmaktadır " Söylentiye göre Termopylai'nin üst tarafındaki Lokris dağından, Phrikion'dan hareket eden insanlar, şimdi Kyme'nin bulunduğu yere çıkmışlar ve Troia savaşlarından ötürü kötü durumda olan fakat Kyme'den 70 stadia uzaklıktaki Larisa'ya hakim bulunan Pelasglarla karşılaşmışlar ve halen Neon Teikhos denen kaleyle sınırlarını belirlemişlerdir. Sonra Larisa'yı zapt ederek Kyme'yi kurmuşlar, Pelasglardan az sayıda hayatta kalanları da buraya yerleştirmişlerdir. Kyme'ye Lokris dağından ötürü Kyme Phrikonis denir, aynı şekilde Larisa'ya da Larisa Phrikonis denmektedir."

Kolonizasyon Sonrası Belirsizlik Dönemi (İ.Ö.1000-700)

Yukarıda sözü edilen eski çağ tarihçilerinin Aiolis'in kolonizasyonu ile ilgili verdikleri bilgileri bir araya topladığımızda şöyle bir sonuç çıkmaktadır. Aioller İ.Ö.1120 ile 1050 yılları arasında Hellas'dan kafilelerle gelip önce Kyme kıyılarına çıkmışlar, bölgenin yerli halkı Pelasgların korkusuyla burada bir kent kurmadan önce Larisa'yı ele geçirmek istemişler, ancak bu harekatı Larisa'ya uzak olan Kyme'den yürütmek yerine daha yakın olan bir yerde Neonteikhos'u kurmuşlardı. Aiolis'deki kent adları içinde tartışmasız Hellence olan tek isim Neonteikhos'dur ve Hellence "Yeni Duvar, Yeni Sur veya Yeni Kale" anlamındadır. Buradan yaptıkları bir akınla da Larisa'yı ele geçirmişlerdi. Ancak bundan sonra Kyme'de bir kent inşa etmişler ve Larisa'daki Pelasgları da buraya yerleştirmişlerdi.

Efsanelerle karışmış tarihsel bilgilerden hareketle bu olayların sanki kısa bir sürede gerçekleştiği sonucu çıkmaktadır. Ancak bölgemizdeki Kyme ve Larissa'da gerçekleştirilen kazılar ile Neonteikhos (Yanıkköy), Temnos (Görece), Palaudis (Emiralem Asarlıktepe), Melanpagos (Yamanlar Gökkaya), Herakleia (Emiralem-Ballıkkayası) gibi antik isimleri bilinenlerle Boztepe (Asarlık), Küçükkale (Hatundere) gibi antik isimleri saptanamayan yerleşmeler üzerinde yapılan yüzey araştırmaları, ilkçağ tarihçileri tarafından verilen kuruluş tarihlerini şimdilik doğrulamamaktadır. Kıyıda kurulan ilk yerleşme olan Kyme'de 1900’lerde yıllarından beri aralıklarla değişik ekipler tarafından yapılan kazılarda ele geçen buluntular İ.Ö.8. yüzyıldan daha erken bir döneme gitmemektedirler. Aynı şekilde Larisa'da da yapılan kazılardan elde edilen sonuçlara göre, İ.Ö.2. binin sonunda terk edilen yerleşmenin yeniden iskan edilmesi en az 500 yıl sonra gerçekleştirilmiştir. Burada en erken Hellen çanak çömleği bugünkü bilgilerimize göre İ.Ö.800 sonralarına aittir. Diğer yerleşmelerde de durum aynı olup elde edilen buluntular tüm Hellen dünyasının uyanışa geçtiği ve yeni bir uygarlığın filizlendiği İ.Ö.8.-7. yüzyıllardan daha erken değildir.

Tüm bu kazı ve yüzey araştırmalarından çıkan arkeolojik sonuçlar önce Kyme'de, çok az sayıda ve gerek kıyıdaki gerekse iç kısımlardaki geniş arazilerin tarıma açılması veya mera olarak kullanılması için oldukça yetersiz bir nüfusla başlayan Hellen iskan hareketi ancak üç yüzyıl boyunca çok ağır bir şekilde meyvelerini vermiş, nüfus artışı ve ekonomik güç elde edilmesi sonucunda kentleşme yaygınlaştırılmıştır. Özellikle Strabon'un bir cümlesi dikkate alındığında bu yavaş gelişen iskan politikasının ipuçlarını yakalamak mümkündür " Aiolis kentlerinin en iyisi ve en büyüğü Kyme'dir. Burasının Lesbos'la birlikte sayıları otuza varan ve halen çoğu yok olmuş bulunan diğer kentlerin metropolis'i [kurucu ana kenti] olduğu söylenebilir.". Strabon'un bölgemiz ile ilgili verdiği bu bilgi arkeolojik verilerle de doğrulanmaktadır. Gerçekten de İ.Ö.1. yüzyıl-İ.S.1. yüzyıl'da, Batı Anadolu'da Roma egemenliğinin başlarında yaşamış olan Strabon'un döneminde Aiolis'de daha önce kurulmuş birçok kent ortadan kalkmış veya terk edilmeye yüz tutmuştu.

Arkaik Dönem (İ.Ö.700-480)

İ.Ö.8. yüzyıl sonları ile 7.yüzyıl başlarında sadece Aiolis için değil, tüm Batı Anadolu için en önemli olay, Kırım Yarımadası'nda yaşayan ve yine kendileri gibi barbar bir halk olan İskitler tarafından Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya doğru kovalanan Kimmer kabilelerinin istilasıdır. Bu atlı ve göçebe kavim özellikle Batı Anadolu'daki uygar kentler üzerinde 70 yıla yakın bir süre boyunca tam bir terör estirmiştir. Orta ve İç Batı Anadolu'da kurulmuş olan Frygia Krallığı bu istila sonucu ortadan kalkmış; efsanevi kral Midas yenilip intihar etmişti. Kimmerler batıya doğru ilerleyerek yukarı Gediz havzasında yeni bir sülale (Mermnadlar) tarafından kurulan Lydia devletine güç anlar yaşatmışlardı. Yeni sülalenin kurucusu kral Gyges bunlarla mücadele ederken hayatını kaybetmiş; aynı zamanda İonia ve Aiolis kentleri de bu saldırılardan paylarını almışlardı. Ancak İ.Ö.605 yılında Lydia kralı Alyattes bunları yenmiş ve Anadolu'dan uzaklaştırmıştı.

İşte bu dönemde bölgemizin en güçlü kenti Kyme ile Orta Anadolu'daki Frygia devleti arasındaki ilişkiler antik kaynaklara yansımışlardır. Kymeli Heraklides ve Aristoteles'in verdikleri bilgiye göre, hangisi olduğu tartışılan Midas adı taşıyan bir Frig kralına Kyme kenti kralı Agamemnon'un kızı Hermodike (bazı kaynaklara göre Demodike) gelin gitmişti.

İonia ve Aiolis'deki kıyı kentlerinin gelişip serpilmeye başladıkları, Ege, Akdeniz ve Karadeniz'deki ülkelerle yapılan deniz ticareti ve kolonizasyon hareketleri sonucunda zenginleştikleri İ.Ö.7. yüzyıl başlarında Yukarı Gediz havzasında eskiden beri oturan Maion ve Lyd halklarının başına yeni bir sülale geçer. Bir önceki sülalenin son kralı Kandaules'i (köpek boğan) öldüren Mermnadlar sülalesinin kurucusu Gyges Lydia devletini kurar. Gyges'in kıyıdaki Hellen kentleri ile ilişkileri hakkında Herodotos'dan aydınlatıcı bilgi almaktayız. Herodotos'a göre, Gyges tahta çıktıktan sonra Miletos ve Smyrna kentlerine ordu göndermiş ve Kolophon'u ele geçirmiştir. Ayrıca başka bir antik yazara göre de ülkesinin batı sınırında bulunan Spylos Magnesia'sını (Manisa) da ele geçirmiştir. Kral Gyges'in bölgemizdeki Kyme, Temnos ve Neonteikhos gibi Aiol kentleri ile ilgilenip ilgilenmediği hakkında herhangi bir bilgi bulunmamasına karşın, Magnesia'nın ele geçirilmesi stratejik bir geçit olan Gediz (Hermos) Boğazı'nın doğu kısmına hakim olması ile Aiolis için bir tehdit oluşturmuş olmalıdır. Ancak Gyges'in ve daha sonraki Lydia krallarının o dönemde daha zengin olan İonia kentleri ile ilgilenmiş olmaları normal karşılanmalıdır.

Lydia tahtına geçmiş en önemli kral olan Alyattes büyük dedesi Gyges'in batı politikasını daha şiddetli olarak yürütmüş ve İ.Ö.600 yılında Smyrna'yı ele geçirip tahrip etmiş; kent bir müddet iskan edilmeden boş kalmıştı. Alyattes'in İ.Ö.563 yılında ölmesinden sonra tahta bugün de halkımızın Karun olarak tanıdığı Kroisos (Krezus) geçti. Bu kral da Lydia devletinin batı kıyısı ile ilgili geleneksel politikalarını uygulamayı sürdürdü. Bu politikanın nasıl yürütüldüğünü Herodotos'un sözlerini burada aktararak görelim "Alyattes ölünce krallık o zaman otuz beş yaşında olan oğlu Kroisos'a geçti. Ephesos'lulardan başladı Yunanlılara karşı saldırılarına, çevresi kuşatılan Ephesos'luların, Artemis tapınağına kadar bir ip uzatıp tapınağı kale bedenine bağlamaları, bu suretle kentlerini tapınağa adanmış ve onun bir parçası haline gelmiş saymaları o zaman olmuştur. İşte Kroisos'un ilk olarak saldırdığı bunlardı, sonra öbür İon ve Aiol halklarına geldi sıra, bunların her birine bir çeşit suçlama yöneltiyordu, ciddisini bulduğu zaman ciddi, bulamadığı zaman önemsiz bahaneler."

Kroisos'un iktidarı döneminde Lydia krallığı en büyük sınırlarına ulaşmış oldu. Lydia'daki altın madenlerinin de işletilmesi ve ticari ilişkiler sonucunda, efsaneler halinde günümüze de yansıyan zenginlik doruğa ulaştı. Ancak bu zengin ve mutlu krallık çok ani ve beklenmedik bir gelişme ile ortadan kalktı. Lydia Krallığı'nın Kızılırmak’ta sınır komşusu olan İran devleti ile Alyattes döneminde başlayan mücadeleleri İran tahtına Pers soyundan Kyros'un geçmesi ile yeniden başladı. Sınırlarını Kızılırmak'ın ötesine taşımak ve Kapadokya'yı ele geçirmek isteyen Kroisos İran'a sefer açtı. Ancak İran ordusu ile yapılan bir savaşta yenen ve yenilen belli olmadı (İ. Ö. 547). Bunun üzerine Kroisos başkent Sardeis'e döndü. Ancak Kyros ordusu ile İran'a dönmemiş bir günlük bir mesafeden Kroisos'un ordusunu takip ederek Sardeis önlerine dek gelmişti. Kentin önlerinde yapılan bu sürpriz savaşta Lydialılar yenilmiş, Kroisos esir düşmüş ve güçlü Lydia krallığı neredeyse bir gün içinde yıkılmıştı.

Bu sürpriz gelişme o güne dek süren uzun bir mücadeleden sonra Lydia devleti ile ilişkilerini belli bir dengeye ulaştırmış olan İon ve Aiol kentlerini yeni ve daha güçlü bir düşmanla karşı karşıya getirdi. Kısa süren bir mücadeleden sonra kıyıdaki tüm Hellen kentleri yaklaşık 200 yıl süren İran boyunduruğu altına girdiler. İranlılar Hellen kentlerinin başına yandaşları tyranları (diktatör) atayarak kendi iç işlerinde serbest bıraktılar. Her yıl Hellen kentlerinden çok büyük miktarlarda vergi alarak tüm Anadolu'yu idari bölgelere ayırdılar ve çoğunluğu İran kökenli satraplarla (bir çeşit vali) bu bölgeleri yönettiler. Bu dönemde Aiolis merkezi Sardeis olan İonia (Pers dilinde Yauna veya Yawana) satraplığı içinde yer aldı.

Pers işgalinin ilk dönemlerindeki önemli olaylar içinde Güney Aiolis kentlerinden Kyme ve Larisa'nın adları sadece Herodotos'un bir pasajında geçmektedir. Kyros ülkesine geri dönmeden önce ele geçirdiği Lydia hazinesini İran'a getirmesi için Paktyas adlı bir Lydia'lıya teslim eder. Kyros ayrıldıktan sonra yanındaki hazine ile isyan eden Paktyas, üzerine bir Pers ordusu gönderilince Kyme'ye sığınır. Kymeliler kendilerine sığınanı teslim etmek istemezler; ancak Pers baskısıyla onu Lesbos adasına gönderirler.

İ.Ö.499 yılında Pers yönetimine karşı başlayan İonia İhtilali'ne dek bölgede kayda değer herhangi bir olaydan antik kaynaklar söz etmemektedir. Ancak Pers kralı Dareios'un İ.Ö.512 yılında Trakya'ya İskitler üzerine yaptığı seferde Kyme tiranı Aristogoras'ın kendi gemilerinden bir filo donattığını ve bu sefere büyük kral ile birlikte çıktığını bilmekteyiz.

Kyros Kroisos'u yendikten sonra, Lydia ordusunda paralı asker olarak görev yapan ve daha sonra kendisine katılan Mısırlıları Larisa'ya yerleştirir. Kent bu nedenden dolayı uzun bir süre "Mısırlıların Larisa'sı" olarak anılır ve daha sonra da görüleceği gibi sonuna kadar İran yönetimine bağlı kalır.

Pers Kralı Dareios'un İskit seferinden sonra Trakya ve Karadeniz kıyıları ve boğazların kontrolü İran egemenliği altına girdi. Böylece başta Miletos olmak üzere Batı Anadolu'daki Hellen kentlerinin Karadeniz ile olan ticareti engellenmiş oldu. Miletos İ.Ö.8.yüzyıldan başlayarak Marmara ve Karadeniz kıyılarında kurmuş olduğu çok sayıda koloni ile adeta bir deniz imparatorluğu oluşturmuştu. Ayrıca Persler'in İonia satraplığı aracılığı ile Hellen kentlerinden topladığı ağır vergiler de hoşnutsuzluğu arttırıyordu. İ.Ö.499 yılında Miletos tiran vekili Aristagoras önderliğinde başlayan başkaldırma kısa sürede tüm Batı Anadolu kentlerine ve Kıbrıs'a dek yayıldı. Hellas'daki bazı kentlerden de yardım sağlayan isyancılar Hellen kentlerinin başında bulunan Pers yandaşı tiranları devirdiler. Devrilenler arasında Kyme tiranı Herakleides oğlu Aristagoras da vardı.

Başlangıçta isyancıların bazı başarılar kazanmış olmalarına karşın, Persler yeniden güçlü bir ordu toplayarak Batı Anadolu'daki kentleri tek tek yeniden ele geçirdiler ve sonunda İ.Ö.494 yılında ihtilalin lider kenti Miletos'u tahrip ederek isyanı bastırdılar. Larisa, Neonteikhos ve Temnos'un İonia İhtilali sırasındaki tavırları ile ilgili bilgimizin olmamasına karşın, Kyme vatandaşlarının bu harekete fiilen katıldığını biliyoruz. İhtilalin bastırılması sırasında Sardes valisi Artaphrenes ile general Otanes'in ele geçirdiği kentler arasında Kyme ve Klazomenai de vardı.

Klasik Dönem (İ.Ö.480-330)

İonya ihtilalinin bastırılmasından sonra Persler bu ihtilalin gerçekleştirilmesine yardım eden, dolayısıyla Batı Anadolu'daki egemenlikleri için her zaman potansiyel bir tehlike olarak gördükleri Atina ve Sparta gibi kentlerin cezalandırılması için Hellas'a asker çıkardılar. Ancak İ.Ö.490 yılında Atina yakınlarındaki Marathon'da yenilerek geriye çekildiler. Bunun üzerine Pers tahtında bulunan Kserkhes (Serhas) 10 yıl süren büyük bir hazırlıktan sonra - muhtemelen sayıları abartan - Herodotos'a göre bir milyon yediyüz bin kişilik bir ordu ve 590 parça donanma ile Çanakkale (Hellespontos) Boğazı'nı geçti ve karadan tüm Trakya ve Makedonya'yı aşarak Hellas'a girdi. Stratejik Termophylai (Sıcak kapılar) geçidini ele geçirerek Hellenler tarafından boşaltılan Atina'ya girdi ve İonya İhtilali sırasında Sardes'i yakılışına misilleme olarak Atina Akropolisi'ni tahrip etti. Kara ordusunun başarılı olmasına karşın Salamis adası açıklarında Pers donanması Atina donanması karşısında yenilgiye uğrayıp yok edildi. Çanakkale Boğazı'nda ordunun karşıya geçmesi için hazırlanmış köprünün Hellen donanması tarafından yakılması korkusuyla Pers ordusu hızla geriye dönmek zorunda kaldı.

Pers egemenliği altındaki tüm Anadolu halklarının asker verdiği bu muazzam askeri gücün oluşturulmasında 20 yıl önce İranlılara karşı isyan eden Batı Anadolu'daki Hellen kentlerinin büyük katkısı olmuştu. Bu sefere katılan donanmaya İonyalılar 100, Aiolisliler ise 60 gemi ile katılmışlardı. Aiolis gemilerinden on beşinin başında Kyme'nin İranlı valisi Thamasios oğlu Sandokes vardı ve sefer sırasında Hellenlere esir düşmüştü. Bu büyük donanma Yunanistan seferine çıkmadan önce Kyme limanında üslenmiş ve kışı geçirmişti.

Bu bozgundan bir yıl sonra, İ.Ö.479 yılında, biri Plataia'daki (Hellas) kara savaşında, diğeri Ephesos'un güneyindeki Mykale (Samsun) Burnu'nda karaya çekilmiş donanmalarının yakılması ile aldıkları iki yenilgi sonucunda Persler Sardeis'e kadar çekildiler ve böylece kıyıdaki Aiolis kentleri de dahil olmak üzere Batı Anadolu'daki tüm Hellen kentleri yeniden bağımsızlıklarına kavuştular.

Bu savaşlardan sonra donanmasız kalan Persler kıyıdan içeri çekilmiş olmalarına karşın Hellen kentlerine karşı her zaman bir tehdit unsuru oluşturdular. Bu tehdidi engellemek bahanesiyle önderliğini Atina'nın yaptığı ve zamanla 300 kadar Hellen kentinin isteyerek veya zorla üye olduğu bir birlik kuruldu. Attika-Delos Deniz Birliği adını verdiğimiz bu siyasi ve askeri ittifaka üye ülkeler, birliğin hazinesinde toplanmak üzere gemi ve para veriyorlardı. Vergi ödeyen kentleri ve ödedikleri vergi tutarlarını gösteren listeler ise Atina Akropolisi'nde mermer steller üzerine yazılıyordu.

Kyme, Attika - Delos Deniz Birliği'ne her yıl 9 talent ödüyordu. Bu tutar sadece diğer tüm Aiolis kentlerinden değil, Ephesos ve Miletos veya İonia'nın diğer büyük kentlerinin ödediklerinden de daha fazlaydı. Bu konfederasyona vergi ödeyen kentlerin arasında Larisa'nın da adı geçmektedir. Ancak Batı Anadolu'daki Larissa adını taşıyan üç kentten hangisinin bu vergiyi ödediği belli değildir. Ayrıca tutarı bilinmeyen bir verginin tespit edilmesine karşın, bunun her zaman ödendiği konusunda bir kanıt yoktur. Bunun dışında Aiolis’in adı bilinen diğer kentlerinden Neonteikhos'un, Temnos'un ve Aigai’nin adlarına vergi listelerinde rastlanmaması da ilginç bir durum olarak dikkati çekmektedir. Daha o dönemde deniz kıyısından içerde olan bu kentlerin konfederasyon içinde yer almamış olduklarını düşünmek mümkündür. Ancak Pers yandaşı olup olmadıkları hakkında da bilgimiz yoktur. Bununla birlikte İ.Ö.4. yüzyılın başlarında tarihçi Ksenophon'un "Hellenika" adlı kitabında geçen bir pasaj, Temnos'un ve Aigai’nin konumları bakımından oldukça ilgi çekicidir. Spartalı kumandan Derkyllidas, askerlerini Aiolis'deki Persler üzerine yürümek için ikna etmek amacıyla, Temnos'un ve Aigai’nin İran egemenliğinin başlangıcından beri bağımsız olduğunu söylemektedir.

Atina'nın güçlenip Delos Birliğini bir imparatorluğa dönüştürmesi, Hellas'daki Korinthos ve Megara gibi ticari rakip kentlerin ve özellikle Atina'dan tamamen farklı bir siyasi ve toplumsal sisteme sahip Sparta'nın tepkilerini çekmesi kaçınılmazdı. Birkaç olaydan sonra Atina ile Sparta arasında İ.Ö.431-404 yılları arasında, yaklaşık 27 yıl süren ve Peloponnesos Savaşı olarak bilinen çatışmalar devam eder. Bu savaşın son on yılı Batı Anadolu kıyılarında cereyan etti. Atinalılar ile 35 yıllık barış anlaşmasını bozan ve Batı Anadolu'daki Hellen kentleri üzerinde yeniden egemenlik kurmak isteyen Persler Spartalıların bir donanma kurmasına yardım ettiler ve onların yanında Atina'ya karşı savaşa katıldılar. Atinalılar güçlü olunca Spartalıları, Spartalılar güçlenince de Atinalıları destekleyen Persler sonunda amaçlarına ulaştılar. Batı Anadolu kıyılarında ve iç kısımlarında gerçekleşen çok sayıda kara ve deniz savaşı sonucunda Persler ve savaşa taraf olan tüm Hellen kentleri arasında İ.Ö.386 yılında bir antlaşma (Kral Barışı) yapıldı. Bu antlaşmaya göre Kıbrıs ve Klazomenai (Urla İskelesi karşısındaki Kemik Hastanesi) adaları ile birlikte Batı Anadolu'da bulunan tüm Hellen kentleri yeniden Pers İmparatorluğunun egemenliği altına giriyorlardı.

İ.Ö.399 yılından Kral Barışı'nın imzalandığı İ.Ö.386 yılına dek Sparta ordusu ile Persler arasındaki kara savaşlarında Gediz (Hermos) vadisinin stratejik bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Kuzey Aiolis'deki Gryneion, Myrina ve Kyme gibi kıyı kentlerinin desteğini sağlayan Spartalı Kumandan Thibron, İran'dan geri dönmekte olan Onbinler'in bir kısmını da ordusuna katıp güçlendi. Ancak bu sırada İonia kentleri ile kendi kara ordusu arasında kalan ve Batı Anadolu'daki Hellen kentlerini ikiye ayıran Aşağı Hermos vadisinin (Menemen ovası), Smyrna (İzmir) körfezi kıyılarının ve Kyme ile Ephesos arasındaki kara yolunun ele geçirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle kendi isteği ile Sparta'nın yanına geçmeyen ve muhtemelen bir Pers garnizonu ile savunulmakta olan Larisa'yı ele geçirmek üzere Kyme'den hareket eden Sparta ordusu kenti kuşattı. Buruncuk köyü üzerindeki konumu ile Menemen ovasına ve İzmir istikametine giden yola hakim bir noktada bulunan bu tahkim edilmiş yerleşmenin alınması Spartalılar için çok önemliydi. Burasının ele geçirilmesi ile bölgedeki diğer Aiol kentleri, Neonteikhos ve Temnos'a ulaşmak ve bir taraftan Smyrna'ya diğer taraftan Gediz Boğazı yoluyla Perslerin satraplık merkezi olan Sardeis'e giden yollara hakim olmak mümkün olacaktı. Ancak saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Thibron kenti kuşattı ve kuşatmaya karşı uzun süre dayanan kentin su sarnıçlarını tahrip etmek ve suyun sızıp gitmesini sağlamak amacıyla sur duvarlarına doğru tüneller açmaya çalıştı. Ancak, kenti savunanlar zaman zaman çıkış yaparak kazılan çukurları doldurmayı başardılar. Bu başarısızlık karşısında Spartalı yöneticiler Thibron'u görevden aldılar ve yerine Derkylidas'ı gönderdiler. Bu kumandan ise Larisa etrafındaki kuşatmayı kaldırarak savaşı tamamen farklı bir yöne, Manyas Gölü civarına taşıdı.

Aiolis bölgesindeki yerleşmelerin İ.Ö.4. yüzyılın başındaki bu çalkantılı ve sancılı dönemde, Spartalılara direndiğini bildiğimiz Larisa dışında, kimin yanında ve nasıl tavır aldıklarını bilmemekteyiz. Ancak yukarıda bir fırsatla belirttiğimiz gibi, Temnos’un ve Aigai’nin anahtar bir rol oynamış olmaları mümkündür. Zira Spartalı kumandan Derkylidas'ın bir cümlesinin de gösterdiği gibi bu kentlerin Perslere karşı daha başlangıçtan beri bağımsızlığını koruma gayreti içinde olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, bölgedeki diğer tahkimatlı ve stratejik noktaları tutmuş oldukları görülen diğer yerleşmelerin yanında bu iki kentin tek başına önemli bir rol oynamış olduğunu düşünmek kolay değildir. Gerçekten de, o dönemdeki olaylar ile ilgili bilgi veren antik kaynaklar bu konuda suskun kalmaktadırlar. Ancak bölgedeki diğer yerleşmelerin konumlarını ve dağılımlarını göz önüne aldığımızda Menemen ve Güzelhisar bölgelerinin İ.Ö.4. yüzyıl içinde, başka hiçbir dönemde olmadığı kadar önemli olduğunu görmekteyiz.

Larissa'daki savunma sistemini oluşturan sur duvarlarının 4.yüzyıl içinde yenilendiğini ve güçlendirildiğini bilmekteyiz. Aynı durum isimlerini bildiğimiz Neonteikhos (Yanıkköy kalesi) ve Temnos (Görece kalesi) için de söz konusudur. Bu üç tahkimatlı kentin dışında bölgedeki diğer yerleşmelerde de yapılan yüzey araştırmalarında İ.Ö.4. yüzyıla ait buluntular diğer dönemlere ait olanlardan daha çok sayıdadır. Menemen ovasının ve körfezin çevresindeki yollara hakim tepelerin bu dönemde tutulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin Muradiye'nin hemen batısında Yamanlar ile Dumanlıdağ arasında yaklaşık 15 km derinliğindeki bir vadiye giren Hermos (Gediz) nehri bu geçit boyunca kuzey ve güney sahilindeki bazı tahkimatlarla kontrol edilmekteydi. Geçidin kuzey yakası, en büyük yerleşme olan Temnos, vadi içindeki Mollahalil Çiftliği'nin hemen üzerinde küçük bir tahkimatlı gözetleme noktası Çınarlıtepe ve geçidin doğu girişinin kuzey ucundaki Köştepe - Kalesırtı tahkimatı ile kontrol edilmekteydi.

Hermos (Gediz) Boğazı'nı güney kıyısından kontrol eden tek nokta Değirmendere köprüsünün hemen doğusundaki Asar Tepe üzerindeki kaledir. İ.Ö. 4.yüzyıl'da inşa edilmiş sur duvarları ile çevrili kale bir taraftan hemen altından geçen ve muhtemelen antik dönemdeki bir yolun güzergahını izleyen Menemen-Manisa karayolunu, diğer taraftan Değirmendere vadisi ile Yamanlar üzerinden Smyrna'ya (İzmir) inen dağ yolunu kontrol etmektedir. Kuzeyindeki Hermos nehrine biraz uzak kalması nedeniyle doğan kontrol boşluğunu nehrin kıyısında Kocakaya tepesi üzerinde İ.Ö. 4. yüzyılda kurmuş olduğu yardımcı bir tahkimat ile doldurmuş olduğu anlaşılmaktadır. Son yıllarda Göktepe köyünün güneydoğusunda Çetiliyaka mevkiinde bulunan bir sınır taşı üzerinde bu yerleşmenin ismini saptamak mümkün olmuştur. Bu sınır taşının Melanpagos (Yamanlar Gökkaya kalesi) halkının toprakları ile Palaudis halkının topraklarını ayırdığı anlaşılmaktadır. Sınır taşının üzerinde Palaudis (Horia Palauditon: Palaudis halkının toprakları) adının baktığı yönün en yakınında Asartepe kalesinden başka bir yerleşim bulunmamaktadır.

İ.Ö.4. yüzyılda bir sur sistemi ile çevrilmiş ancak bugüne dek antik adını saptayamadığımız diğer önemli bir yerleşme Asarlık köyünün hemen kuzeyinde Boztepe üzerinde yer almaktadır. Günümüzde definecilerin Temnos ile birlikte en çok zarar verdikleri bu yerleşim Smyrna ile Pergamon arasındaki güney kuzey yoluna hakim olması ile dikkati çekmektedir. Küçük ancak çok yoğun bir iskana sahip bu kent geçen yüzyıldan bu yana bölgede araştırma yapan araştırmacıların gözünden kaçmış ve dolayısıyla Aiolis bölgesinde henüz nerede oldukları saptanamayan Killa, Aigiroessa ve Notion gibi kentlerin muhtemel yerleri ile ilgili tartışmalar içinde yer almamıştır. Antik adını bilmediğimiz bu yerleşme, Aiolis'in güney sınırındaki son kent olarak da dikkati çekmektedir. Yeri saptanamayan Aiolis kentlerinden Notion'un Hellence anlamı "güneyde kalan" veya "güney rüzgarına açık"dır. Kuzey İonia'nın önemli kentlerinden Kolophon'un (Cumaovası'nın Değirmendere köyü yakınında) 12 km. güneyinde, Ahmetbeyli sahilindeki liman kentinin de adı antik kaynaklarda Notion olarak geçmektedir. Bu nedenle araştırmacılar Aiol Notion'unu bu kentle özdeşleştirmişlerdir. Kelimenin anlamının de gösterdiği gibi birisi Aiolis'in, diğeri ise Kolophon'un güneyinde aynı adı taşıyan iki kentin aynı dönemlerde yaşamış olmaları mümkündür. Ancak Kolophon'un iskelesi konumundaki Notion'un adı antik yazarlar tarafından İ.Ö.5. yüzyılın olayları içinde daha fazla rol oynamış olması nedeniyle sık sık zikredilmiştir.

İ.Ö.4. yüzyılın başlarında kurulan ve bölgemizde gelişen olaylar içinde stratejik konumu ile dikkati çeken diğer bir yerleşme Leukai'dir (Üçtepeler-Çamaltı Tuzlası). Antik kaynaklara göre Büyük Kral'a isyan hazırlığında bulunan Pers amirali Takhos tarafından İ.Ö.383 yılında kurulmuştur. Antik dönemde kuzey kıyı çizgisi Menemen'e daha yakın olan Hermos körfezinin girişini kontrol eden bu kentin, kurulduğu dönemde ada üzerinde olduğu, daha sonra Menemen ovasının oluşması aşamalarında bu hüviyetini kaybettiği anlaşılmaktadır.

Batıda İ.Ö.4. yüzyılda tahkim edilmiş olduğu anlaşılan diğer bir yerleşme ise Panaztepe üzerinde bulunmaktadır. Antik adını bilemediğimiz ve halen kazıların sürdürüldüğü bu yerleşme ile ilgili bilgilerimiz bugün için yetersizdir. Gelecek yıllarda Panaztepe'deki bu iskanın bölgemiz tarihi ile ilgili bilgilerimizi zenginleştireceğini ummaktayız.

Hellenistik Dönem (İ.Ö.334-129)

Kral Barışı'ndan (İ.Ö.386) Büyük İskender'in Anadolu'ya ayak bastığı döneme (İ.Ö.334) kadar bölgemizin de içinde bulunduğu Batı Anadolu nispeten sakin bir dönem yaşadı. Bu dönemde dikkate değer olayların içinde en önemlileri, Pers satraplarının birbirleriyle mücadeleleri ve bazılarının Büyük Kral'a karşı başarısız bazı isyan hareketleridir. İmparatorluğun sınırlarının çok genişlemesi nedeniyle satraplar ve yerel krallar genellikle kendi toprakları içinde bağımsız davranabiliyorlar ve zaman zaman birbirleriyle iktidar mücadelesine girişebiliyorlardı. Batı Anadolu'daki Hellen kentleri de genellikle Pers yönetimi taraftarı oligarkhlar tarafından idare ediliyorlar ve Büyük Kral tarafından belirlenmiş vergilerini ödedikleri sürece herhangi bir sorunla karşılaşmıyorlardı. Hellas'daki kentleri bu dönemde birbirleriyle savaşmalarına karşın, tüm Hellenler için yine en büyük tehlike o dönem için yatışmış olan Pers imparatorluğu idi. Kendi aralarında yoğun çekişmeler yaşamalarına karşın, bu ortak düşmana karşı koyabilmeleri ve onu Anadolu'dan söküp atmaları için aralarında birlik kurmaları gerekiyordu. "Panhellenizm" veya "Hellenlerin Birliği" olarak adlandırılan bu ortak davranış biçimine Hellenler arasında çok sempati olmasına karşın, bunu gerçekleştirecek bir Hellen kenti ufukta görünmüyordu. Ancak bu sırada Makedonya'daki kabileleri bir araya toplayarak krallığını güçlendiren Büyük İskender'in babası II. Philippos (İ.Ö.359-336) bu birliği sağlayacak en önemli kişi olarak tarih sahnesinde yerini aldı. Hellen kentleri arasında bitmek tükenmek bilmeyen savaşlarda zaman zaman arabuluculuk rolü oynayan, zaman zaman ise modern savaş taktikleri uygulayan güçlü ordusu ile zor kullanan kral sonunda kardeş kavgalarından bıkmış olan Hellenlerin de sempatisini toplayarak tüm Hellen kentlerini İ.Ö.338 yılında ulusal bir kongrede toplamayı (Korinthos Birliği) başardı. Bu kongrede II. Philippos ve oğlu III. Aleksandros (Büyük İskender) Perslere karşı bir intikam savaşına girme kararı aldırdılar.

İ.Ö.336 yılında II. Philippos'un bir saray komplosuna kurban gitmesinden sonra yerine oğlu Büyük İskender geçti. Korinthos Birliği tarafından önder ve Pers seferinin komutanı seçildikten sonra İ.Ö.334 yılında büyük Pers seferine başlamak üzere Çanakkale Boğazı'nı geçerek Anadolu topraklarına ayakbastı. Perslerle ilk savaş Granikos (Biga) Çayı kıyısında oldu. Bu savaşta galip gelen Makedonya ordusu bir anda tüm Batı Anadolu'yu Pers egemenliğinden kurtardı. Büyük İskender Batı Anadolu'daki Hellen kentlerinin yönetimine Pers yandaşı oligarkhlar yerine demokratları getirip bu kentlerin bağımsızlıklarını tanıdı. Bununla birlikte Perslerin kurdukları satraplık sistemini olduğu gibi koruyup, satraplıkların başlarına güvendiği kumandanları atadı. Hellen kentleri iç işlerinde serbest oldular ve daha önce Perslere ödedikleri vergileri bu kez Makedonya devletine ödemeye devam ettiler.

Büyük İskender Granikos savaşından sonra Sardeis'e ulaştı. Elimizdeki efsanelerle karışık tarihsel bilgilerden Ephesos'a geçmeden önce Smyrna'ya uğradığını ve kentin gelişmesi için uygun olmayan Bayraklı'daki eski mevkiinden bugünkü yerine taşınmasını emrettiğini öğreniyoruz. Aiolis'deki kentler Büyük İskender'e direnmeden teslim oldular. Belki de bunda, Granikos savaşından bir yıl önce köprübaşı tutmak amacıyla Kuzeybatı Anadolu kıyılarına gönderdiği kumandanları Parmenion ve Attalos'un da etkisi vardı. Bu iki kumandan Orta Aiolis kıyısındaki Gryneion'u (Yeni Şakran) ele geçirip, yakıp yıkmışlar ve halkını esir olarak satmışlardı.

Granikos Savaşından sonra Orta, Batı ve Güney Anadolu'yu ele geçiren Büyük İskender biri İssos'da (Adana-Dörtyol) (İ.Ö.333) diğeri Gavgamela'da (İ.Ö.331) Persler ile yaptığı iki savaşı da kazanarak İran İmparatorluğu'nun tüm topraklarına hakim oldu. Ancak İ.Ö.323 yılında Babil'de 33 yaşında humma hastalığından ölünce yerine kendi gibi yetenekli bir ardıl bırakma fırsatı bulamadı. Bu nedenle ele geçirilen tüm topraklar üzerinde kumandanları (Diadokhlar) arasında yaklaşık 200 yıl sürecek uzun ve kanlı bir mücadele başladı.

İskender'in ölümünden sonra kumandanları arasındaki toprak paylaşımında Aiolis bölgesi Antigonos Monophtalmos'un (Tek gözlü) payına düştü. Ancak İ.Ö.301 yılında İpsos'da (Afyon-Çay) İskender'in diğer kumandanları Lysimakhos ve Seleukos'un birleşik ordusuna yenilip öldürülmesinden sonra tüm Batı Anadolu bu kez Trakya kralı Lysimakhos'un eline geçti. Bu kralın bölgede önemli işlere giriştiğini biliyoruz. Smyrna ve Ephesos'u bugünkü yerlerine taşıyarak bu kentlerin daha sonraki gelişmelerine yol açtı. Ancak Lysimakhos tarafından 9000 talanton değerindeki hazineyi muhafaza etmesi amacıyla kendisine Pergamon kalesi teslim edilen Pergamon hanedanın kurucusu Filetairos krala isyan etti (İ.Ö.282) ve yardımına Suriye kralı Seleukos I Nikator'u çağırdı. Batı Anadolu'yu ele geçirmek için bunu fırsat bilen Seleukos I'in ordusu ile Lysimakhos'un ordusu Magnesia ad Sipylum (Manisa) yakınlarında Korypedion ovasında (İ.Ö.281) karşılaştılar. Lysimakhos yenildi ve savaş alanında öldü.

Bu yıllarda Batı Anadolu'nun ve dolayısıyla Aiolis kentlerinin ve kırsalının karşılaştığı en büyük sorun Galatlar'ın yöredeki yağma akınlarıdır. İ.Ö.4. yüzyılda Orta Avrupa'dan kovulan ve Keltler olarak da tanınan bu yağmacı ve saldırgan kavim İtalya ve Balkanlara kadar inmiş, İ.Ö.280 yılında Makedonya krallarının etkisi azalınca Marmara kıyılarında görünmüşlerdi. Anadolu'ya geçecek gemileri olmayınca Marmara ve Boğazların Avrupa kıyılarını yağmalamışlar ve kentleri haraca bağlamışlardı. Ancak İ.Ö.278 yılında Bithynia kralı Nikomedes I bir iç isyanı bastırmak üzere bunları Anadolu kıyılarına geçirdi. Böylece Galatların Anadolu'daki kanlı maceraları başlamış oldu. Bunların Tolistobogoi kabilesi İonya ve Aiolis bölgelerindeki bazı Hellen kentlerini yağmaladı ve haraç aldı. Bu dönemde Larissa da Galat akınlarından en çok etkilenen kentlerden biri olmalıdır. İ.Ö.279'da bu yağma akınlarından sonra Larisa'nın bir daha kendini toplayamadığı ve giderek zayıfladığı anlaşılmaktadır.

Daha Eumenes I döneminde (İ.Ö.263-241) Seleukoslar'ın yönetimindeki Suriye krallığı ile Pergamon hanedanı arasındaki ilişkilerin bozulduğunu görmekteyiz. Eumenes I'in Suriye Kralı Antiokhos I'i yenilgiye uğratması üzerine Myrina (Kalabakhisar) ve Kyme (Nemrut Limanı) gibi Aiolis kentleri Pergamon krallığının etkisi altına girerler.

Pergamon krallığının, Attalos I'in tahta geçişine kadar (İ.Ö.241-197) Galatlara haraç verdiği anlaşılmaktadır. Attalos I ise haraç vermeyi reddeden ilk Pergamon kralı olarak bilinmektedir. Bu nedenle Pergamon'u cezalandırmak isteyen Galatlar'ı bu kral başkentin önlerinde bozguna uğratmış ve böylece Galat tehlikesi kısa bir süre için atlatılmıştır. Yine bu dönemde Batı Anadolu kentleri üzerindeki Suriye egemenliğini yeniden kuracak yetenekte yeni bir komutan olan Akhaios ortaya çıktı. Bu komutan çok kısa bir süre içinde tüm Aiolis kentlerini ele geçirdi. Ancak Batı Anadolu'da elde ettiği bu başarılardan cesaret alan Akhaios, kral Antiokhos III'e isyan etti ve kendini kral ilan etti. Suriye krallığı içindeki bu kargaşalıktan yararlanmak isteyen Attalos I Akhaios tarafından ele geçirilen Aiolis kentleri üzerine yürüdü (İ.Ö.218) ve bölgedeki Aigai (Nemrut Kale), Myrina (Kalabakhisar), Kyme (Nemrut Limanı), Phokaia (Foça) ve Temnos'u (Görece Kalesi) ele geçirdi.

Attalos I'in ölümü ile yerine geçen oğlu Eumenes II'nin iktidarının (İ.Ö.197-159) daha ilk yılında Suriye kralı Antiokhos III, Anadolu'daki Suriye egemenliğini sağlamlaştırmak ve Pergamon topraklarını ele geçirmek üzere bir sefer başlattı. İ.Ö.197 yılının kış mevsimini Ephesos'da geçiren Suriye kralı bölgede Smyrna dışındaki tüm kentlere boyun eğdirdi. Smyrna ise, kralın baskılarına karşın Roma'dan yardım istedi. Pergamon krallığının da aynı isteği tekrarlamasıyla Romalılar Batı Anadolu ve Hellas'daki Suriye egemenliğine karşı durmaya karar verdiler. Denizde ve karada yapılan çok sayıdaki çarpışmadan sonra Pergamon ve Roma ordusu ile Suriye ordusu İ.Ö.189 yılında Magnesia savaşında karşı karşıya geldiler ve Antiokhos III yenildi. İ.Ö.188 yılında yapılan barış antlaşması ile (Apameia-Dinar) Seleukoslar Toroslar’ın güneyine çekildiler. Bundan sonra sıra Batı Anadolu'nun müttefikler arasındaki paylaşımına geldi. Bu paylaşımdan en büyük payı Pergamon krallığının almasına karşın, bu paylaştırmada etkin bir rol oynayan Romalılar kendi saflarında olan ve Pergamon devletinin sınırları içinde kalan bazı kentlere özgürlük ve vergi muafiyeti verdiler. Özgürlüğünü kazanan kentler arasında Kyme (Nemrut), Aigai (Nemrut Kale) ve Smyrna (İzmir) da vardı. Ancak Roma'ya karşı Suriyelilerin yanında yer aldığı saptanan Temnos (Görece Kalesi) bağımlı hale getirildi. Bu olaylar içinde Larisa (Buruncuk Kalesi) ve Neonteikhos'dan (Yanıkköy Kalesi) söz edilmemesi dikkati çekmektedir.

Eumenes II'nin İ.Ö.159 yılında ölümünden sonra kardeşi Attalos II Philadelpos (Kardeşsever) (İ.Ö.159-138) döneminin hemen başında Bithynia kralı Prusias II Pergamon topraklarına saldırmaya niyetlenir. Bu saldırıyı önlemek isteyen Romalı elçilerin çabaları boşa gider. Prusias II güçlü bir ordu ile Pergamon'a saldırır. Kaleyi ele geçirememesine karşın aşağı kentte bazı tapınak alanlarını tahrip eder. Daha sonra ordusu ile güneye doğru iner ve Elaia (Zeytindağ), Aigai (Nemrut Kale), Kyme (Nemrut), Temnos (Görece Kalesi) ve Herakleia (Eski Emiralem) gibi merkezlere saldırır ve kent arazilerini yağmalar. Bu arada Temnos arazisi içinde bulunan ve bugün yeri henüz saptanamayan Apollon Kynneios tapınağı da bu yağmadan kurtulamamıştır.

Bu saldırıları durdurmak amacıyla Roma tarafından gönderilen bir komisyonun da çabalarıyla İ.Ö.154 yılında bir antlaşma yapılır ve dönemin tarihçisi Polybios'un verdiği bilgilere göre, Prusias II bölgemizdeki Kyme, Temnos ve Herakleia kentlerinin zararlarını karşılamak üzere tazminat ödemek zorunda bırakılır.

Attalos II'nin ölümünden sonra yerine ağabeyi kral Eumenes II'nin oğlu son Pergamon kralı Attalos III Philometor (Anne düşkünü) geçer (İ.Ö.138-133). Yaşamı üzerine çelişkili, ancak bol bilgi verilen bu kral bazı kaynaklar tarafından acımasız ve zalim olarak nitelendirilirken, diğerleri tarafından da son yıllarında inzivaya çekildiği ve şifalı bitkilerle, böceklerle ilgilendiği, bağcılık ve zeytincilik gibi tarımsal yöntemler üzerine araştırmalar yaptığı ileri sürülmektedir. Ancak günümüze kadar en çok üzerinde tartışılan davranışı da ölümünden sonra Pergamon krallığını bir vasiyet ile Roma devletine bırakmış olmasıdır.

Attalos III'ün ölümünden hemen önce (İ.Ö.133) Roma devletini Pergamon krallığının mirasçısı ilan etmesi üzerine Pergamon ciddi bir iç karışıklık içine düştü. Zira bu dönemde krallığın sınırları içinde yaşayanlar sadece tam hukuklu vatandaşlardan oluşmuyordu. Bunların yanında sadece tarım sektöründe değil, aynı zamanda madenlerde ve atölyelerde de çok sayıda hiçbir hukuku olmayan köleler çalışmaktaydı. Ayrıca yabancılar, askerler, azatlılar ve tam vatandaşlık hakkı bulunmayan özgür kimseler de azımsanmayacak sayıdaydılar. Giderek ekonomilerinde ve toplumsal yaşamlarında yoğun olarak köle kullanan ve tam bir köleci toplum haline gelmeye başlayan Roma devleti içinde de toplumsal huzursuzluk yüksek bir düzeyde bulunuyordu. İ.Ö.135 yılında Sicilya'da başlayan ve 3 yıl süren bir köle ayaklanmasının yankıları Anadolu'ya kadar yayılmıştı. İşte bu karmaşık politik ortam içinde Anadolu tarihinin en önemli ve bilinen ilk halk ayaklanmalarından biri Aristonikos adında bir Pergamonlu'nun önderliğinde patladı. Aristonikos'un kimliği ile ilgili bilgiler kesin olmaktan uzak olmasına karşın, Pergamon hanedanından bir asil olması kuvvetle muhtemeldir. Antik yazarlar tarafından verilen bilgiler de bu doğrultudadır.

Ayaklanma, Ephesos ve Smyrna dışında tüm Batı Anadolu'ya yayılma eğilim gösterdi. İsyanın merkez üssü bölgemiz sınırları içinde bulunan Leukai (Çamaltı Tuzlası) kenti idi. Bu harekete Phokaia (Foça) donanması da katıldı. Bölgemizdeki diğer kentler Kyme, Larissa, Neonteikhos ve Temnos'un da bu harekete katılmış olmaları mümkündür.

Attalos III'ün vasiyetindeki şartları yerine getirmek ve Pergamon krallığının topraklarını ve zenginliklerini o sırada oldukça zor günler geçirmekte olan Roma devletine katmak üzere harekete geçen Senato, İ.Ö.131 yılında Batı Anadolu'daki bu ayaklanmayı bastırmak üzere bir sefer hazırlığına karar verir ve P.Licinius Crassus komutasındaki bir ordu Batı Anadolu'ya gönderilir. Roma donanması ayaklanmanın merkez üssü Leukai'yi kuşatır, ancak Aristonikos'un donanmasının ani bir saldırısına uğrar. Crassus bu yenilgi üzerine Pergamon'a doğru karadan kaçmak zorunda kalır. Pergamon yolu üzerinde Myrina (Kalabakhisar) ve Elaia (Zeytindağ) arasında bir mevkiide Aristonikos'un ordusundan bir grup Trakyalı asker tarafından esir edilir ve öldürülür.

Roma donanmasının Leukai açıklarındaki yenilgisini ve Crassus'un ölümünü haber alan Romalılar Batı Anadolu'ya İ.Ö.130 yılında konsül olan M.Perperna'yı gönderirler. Perperna vakit geçirmeden zaferi kutlayan Aristonikos'un ordusuna ani bir baskın düzenleyerek bozguna uğratır. Batı Anadolu'nun içlerine çekilmek zorunda kalan Aristonikos ve ordusu Kaikos (Bakırçay) üzerinde bulunan Stratonikeia (Gelenbe) kentine sığınır. Bu kenti kuşatan Roma ordusu Aristonikos'u teslim olmaya zorlar. Bölgemizin tarihi için de önemli olan bu ayaklanma bastırıldıktan sonra Anadolu'da kesintisiz olarak yaklaşık 700 yıl sürecek olan Roma egemenliği başlar.

Roma Dönemi (İ.Ö.129-İ.S.395)

Aristonikos ayaklanmasının bastırılmasının ardından, İ.S.129 yılında Batı Anadolu'ya 10 kişilik bir komisyonla gelen konsül M. Aquilius'un görevi bölgemizde tamamen Roma'ya bağlı bir eyalet kurmaktı. Asya Eyaleti (Provencia Asia) adı verilen bu eyaletin sınırları içinde adlarını antik dönemden tanıdığımız kalan Mysia, Lydia, güneybatı Phrygia, Karia ile Aiolis ve İonia bölgeleri kalıyordu. Romalılar bugün hemen hemen tüm Batı Anadolu bölgesini içine alan bu eyaletin merkezi olarak Ephesos (Selçuk) kentini seçmişlerdi.

Asya Eyaleti'nin idari kuruluşunu tamamladıktan sonra Roma yönetiminin ilk işi Hellenistik dönemde de kullanılmış olan yolların yeniden ıslahı oldu. Bu bayındırlık çalışmalarının bölgemizde de gerçekleştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Eyaletin başkenti Ephesos'u Smyrna üzerinden Pergamon'a bağlayan yol da M. Aquilius tarafından bu dönemde genişletilmişti. Geçen yüzyılda Menemen'de bulunan bir mil taşı bu yolun güzergahı hakkında bize yaklaşık bir bilgi vermektedir.

Romalılar önceleri Asya Eyaleti'nde Hellenistik krallıkların daha önce uygulamış oldukları temel vergi politikalarını değiştirme yoluna gitmemişlerdi. Hatta Pergamon krallığının almış olduğu ek vergilerden halkı muaf tutmuşlardı. Sadece daha önceleri de var olan ve elde edilen ürünün üzerinden bir sabit vergi alıyorlardı. "Ondalık" adı verilen (Dekatte) bu vergi halk için çok büyük bir yük oluşturmuyordu. Ancak Roma'da nakit sıkıntısına düşüldüğü İ.Ö.123 yılında konsül Gaius Gracchus tarafından çıkartılan bir yasa ile vergilerin toplanması "Publicani" adı verilen, Osmanlı devletinin çöküş döneminde ortaya çıkan vergi mültezimlerine benzeyen vergi komisyoncularına verilmişti. Bu komisyoncular tahmini bir hesaplama ile gelecek yıllarda toplanacak vergileri peşin olarak Roma devletine ödüyorlar ve vergileri toplama hakkını alıyorlardı. Ancak hava koşullarına doğrudan bağlı olan tarımsal üretim istenen sonucu vermediği zaman vergisini ödemekte geciken köylüler borç altına giriyorlar ve faiz yükü ile topraklarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlardı. Böylece bir taraftan Publicaniler, diğer taraftan tüm Anadolu'yu ele geçirmek için ordularının ihtiyaçlarını yerlilerden karşılayan Romalı kumandanların istekleri sonucunda ülke Roma'nın bir sömürgesi durumuna gelmişti. Bu durum Augustus'un (İ.Ö.27-İ.S.14) yeni bir idari düzenleme ve vergi reformu yaptığı İ.Ö.27 yılına dek sürecekti.

Roma devletinin Batı Anadolu'da Asya Eyaletini kurduğu dönemde Karadeniz kıyılarında varlığını sürdüren Pontos krallığının başına "Büyük" veya "Eupator: şanlı babası olan) lakapları ile anılan Mithridates VI geçmişti ve bir imparatorluk kurmaya çalışıyordu. Ağır vergiler karşısında ezilen ve Roma yönetiminden memnun olmayan Batı Anadolu'daki Hellen kentlerinin büyük bir kısmı Mithridates VI'yı bir kurtarıcı olarak gördüler. İ.Ö.88 yılında hızla Batı Anadolu'ya giren Mithridates VI Ephesos'u ele geçirdi ve Pergamon'u krallığın yeni başkenti ilan etti. Bu sırada Asya Eyaleti'nde yaşayan İtalyan kökenli herkesin öldürülmesini emretti. Kesin olmayan bilgilere göre bir gece içinde 80.000 kişinin öldürüldüğü ileri sürülmektedir. Aynı yıl içinde Hellas'ı da ele geçiren krala karşı Roma konsülleri L. Cornelius Sulla ve Valerius Flaccus komutanlıklarında iki ordu gönderildi. Önce Yunanistan'da daha sonra Anadolu'da yapılan bir seri savaştan sonra Mithridates yenildi ve Asya Eyaleti'ni terketmek zorunda kaldı (İ.Ö.86).

Bu olaylar sırasında Temnos'un adı Romalı kumandan Valerius Flaccus'un üç kentten zorla aldığı yüksek miktardaki bir haraç nedeniyle geçmektedir. Temnos'un isminin haraç alınan bu üç kent içinde geçmesinin nedeni belki de Mithridates VI'nın yanında yer almış ve bu nedenle cezalandırılmış olmasıydı.     Yaklaşık İ.Ö.70-50 yılları arasında Asya Eyaleti'ni 10 bölgeye ayıran Roma yönetimi sayesinde Smyrna (İzmir) bu bölgelerden birinin idare merkezi oldu. Myrina, Kyme, Phokaia, Leukai, Larisa, Neonteikhos ve Temnos gibi bölgemizde bulunan eski Aiolis kentleri de Smyrna'ya bağlandı.

Roma'da tek kişilik mutlak bir yönetim kurmak isteyen Julius Caesar'ı İ.Ö.44 yılında Senato'da öldüren Cumhuriyet taraftarları Brutus ve Cassius, Caesar'ın intikamını almak isteyen Marcus Antonius ve Oktavianus'a karşı yaptıkları mücadele sırasında Smyrna'da biraraya geldiler (İ.Ö.43) ve savaş için gerekli mali kaynakları Asya Eyaleti'deki kentleri sonuna kadar sömürerek elde ettiler. Bu nedenle bölgemizde kendilerine karşı çıkan birçok kente karşı acımasızca davrandılar.

Yaklaşık 100 yıldan beri, bir taraftan dış güçlere, diğer taraftan Roma devleti içindeki siyasal güçlerin biribirlerine karşı yaptıkları savaşlar Batı Anadolu'daki Hellen kentlerinin ekonomik durumlarını kötü etkilemişti. İ.Ö.27 yılında Augustus'un Marcus Antonius ile yaptığı iktidar savaşından galip çıkması Roma yönetim altındaki tüm topraklarda yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. Roma toprakları içinde yaşayan ve karışıklıklardan etkilenen toplumların uzun zamandan beri bekledikleri barış ve sükunet isteğini akıllı politikalar ve düzenlemeler ile tatmin eden Augustus'un iktidarı (İ.Ö.27-İ.S.14), tüm ülkede çok uzun bir dönem hüküm sürecek olan istikrarı sağlamış oldu. Bu uzun dönem Akdeniz'de Roma Barışı (Pax Romana) olarak adlandırılmıştır.

Aiolis’in kentleri de, Augustus'un idari ve ekonomik reformlarından olumlu etkilenmiş olmalılar. Zira bu döneme kadar genellikle savaşlar, ayaklanmalar gibi sıradışı olaylar nedeniyle tarih sahnesine çıkan Aiolis'in kentleri (Kyme, Larissa, Aigai, Neonteikhos, Temnos, Herakleia, Leukai) bundan sonra yaklaşık 3 yüzyıl boyunca bölgemiz için her zaman önemli bir doğal afet olan depremler nedeniyle anılmaktadır. Bunlardan kayıtlara geçen ilk şiddetli deprem imparator Tiberius'un (İ.S.14-27) saltanatının 3. yılında meydana gelmişti. Tek bir gecede Alaşehir'den (Philadelphia) Ege Denizi kıyılarına dek Gediz (Hermos) vadisi içinde yer alan tüm kentler yerle bir oldu. Antik yazarlar Strabon ve Tacitus'un verdikleri bilgilere göre Sardis, Magnesia (Manisa), Apollonis, Mostene, Hyrkanis, Tmolus (Bozdağ) gibi Manisa ovasındaki kentlerin yanında, bölgemizdeki Myrina, Aigai, Kyme ve Temnos gibi kentler yıkıldı. Bu geniş çaplı felaket karşısında imparator Tiberius yıkılan kentlere karşı oldukça cömert davrandı. İmparator büyük miktarlarda yapmış olduğu nakit yardımın yanında, kentleri hazineye ödemek zorunda oldukları tüm vergilerden 5 yıl boyunca muaf tutmuştu. Kentlerin yönetimleri de imparatorun bu cömertliği karşısında minnetlerini kendisinin Roma'da büyük bir heykelini diktirerek göstermişlerdi.

Bölgedeki ikinci büyük bir deprem imparator Antoninus Pius'un (İ.S.138-161) Smyrna'yı ziyaretinden kısa bir süre sonra meydana gelmiş (İ.S.152), Lesbos (Midilli) adasındaki Mytilene kenti tamamen yıkılmış, Smyrna ve Ephesos büyük ölçüde tahrip olmuştu. Depremlerin kısa aralıklarla devam etmesi Smyrna halkında büyük bir paniğe yol açmış; Klaros'daki Apollon tapınağına başvurmuşlar; tanrı, rahipleri aracılığı (kehanet) ile evlerde durmamalarını ve tanrı heykellerini açık alanlara çıkarmalarını bildirmişti. Bu arada kentte bulunan Kurtarıcı Zeus tapınağına bir öküz adamışlardı. Cassius Dio'dan öğrendiğimize göre Smyrnalı hatip Aelius Aristides'in imparator Antoninus Pius ile olan dostluğu sayesinde kentin yeniden imarı için yardım sağlanmıştı.

26 yıl sonra (İ.S.178) imparator Marcus Aurelius'un döneminde, bir önceki depremden de şiddetli yeni bir felaket Smyrna ve çevresini tahrip eder. Kentteki tüm resmi yapılar ve tapınaklar yıkılır. Daha önceki depremlerden sonra olduğu gibi çevre kentlerden ve imparatordan önemli yardımlar gelir. Kent bu kez de 10 yıl boyunca tüm vergilerden muaf tutulur. Antik kaynaklardan öğrendiğimize göre 3 yıl içinde Smyrna daha güzel bir şekilde yeniden inşa edilir.

Bizans (Doğu Roma) Dönemi (324-1300)

3. yüzyılda en geniş sınırlarına ulaşan Roma İmparatorluğu, özellikle kuzeyden dalgalar halinde gelen barbar akınlarının darbeleri ile büyük ekonomik, toplumsal ve sosyal çalkantılar içine girdi. Bu dönemin imparatorları devletin daha iyi yönetilmesi için bazı idari ve ekonomik reformlar gerçekleştirdiler. Dönemin en ünlü imparatorlarından ikisi olan Diokletianus ve Konstantinus imparatorluğun doğu bölgelerine (Balkanlar, Anadolu) daha fazla önem verdiler. Birincisi hayatının büyük bir kısmını Nikomedia'da (İzmit) geçirdi. İkincisi belki de dünyanın en güzel yerlerinden biri olan İstanbul Boğazı'ndaki mütevazi Byzantion kentini ikinci başkent (Yeni Roma) olarak yeniden inşa ettirdi ve böylece Roma imparatorluğunun ikiye bölünmesinin temellerini atmış oldu. Doğu Roma İmparatorluğu, Hellen dilini konuşan, Hrıstiyanlığın zaman içinde geliştirilmiş bir yorumu olan Ortodoks mezhebine bağlı bir halk çoğunluğu üzerine dayalı idi ve idari yapı olarak geleneksel Roma devlet sistemine dayanıyordu. Kısaca söylememiz gerekirse, Bizans Dönemi sadece Roma tarihinin yeni bir devresi ve Bizans Devleti ise Roma Devleti'nin bir devamıdır.

Anadolu'nun tüm batı kıyılarında olduğu gibi İzmir bölgesi de bin yıllık Bizans tarihi boyunca zaman zaman mutluluğu, zenginliği ve sükuneti, zaman zaman ise felaketler ve çöküş dönemlerini yaşadı. Bu bölgenin hareketli tarihi içinde birçok basamağı ayırt etmek mümkündür. Proto Bizans (Erken Bizans) dönemi adı verilen 4. ve 7. yüzyıllar arasında ekonomik, kültürel ve sosyal ilerlemeler görülmektedir. İmparatorlar Diokletianus ve Konstantinus I'in gerçekleştirdiği idari reformların ardından o zamana dek Senato'ya bağlı olarak idare edilen Asia Eyaleti daha küçük idari bölümlere ayrıldı (Asya, Hellespontos, Lydia, Karya ve Likya). Bölgemiz ise Asya adıyla anılan idari taksimat içinde kaldı.

Bu yüzyıllar arasında bölgemizde varlıklarını sürdüren eski kentler ile ilgili bilgiler kilise tarihçisi Hierokles'in (5. yüzyıl) "Synekdemos" adlı eserinde verilmektedir. Bu yazarın verdiği liste içinde bölgedeki piskoposluk merkezleri arasında Phokaia, Aigai (Apae olarak), Myrina ve Kyme (Myke olarak) ile birlikte sadece Temnos'un adı bulunmaktadır. Belki de bunun nedeni bu eserde sadece piskoposluk merkezlerinin adlarının verilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bölgemizde daha önceki dönemlerden adlarını bildiğimiz Neonteikhos (Yanıkköy Kalesi), Larissa (Buruncuk Kalesi), Herakleia (Ballık Kayası Emiralem) gibi kentlerin önemlerini kaybettikleri, köy durumuna düştükleri veya terk edildikleri anlaşılmaktadır.

Tüm Anadolu'nun olduğu gibi, bölgenin de huzuru 7. yüzyılın ikinci yarısında Emevi hükümdarı Muaviye'nin ordularının denizden ve karadan saldırıları ile bozuldu. Arap akınları özellikle 8. yüzyılın başından 11. yüzyılın başına kadar aralıklarla Batı Anadolu kıyılarındaki kentlere rahat nefes aldırmadılar. 672 yılında bir Emevi filosu İzmir'i ve çevresini ele geçirdi ve kışı bölgede geçirdi. 717 yılında İstanbul'u kuşatmaya giden halifenin kardeşi Maslama kumandasındaki kara ordusu ve donanma bölgemizden geçti. Söz konusu Arap akınları bölgedeki nüfusun azalmasına yol açtı, kıyıdaki kentler ve köyler terk edildi, halk dağlık bölgelere, tahkimatlı yerlere sığınmak zorunda kaldı. Anadolu Bizans egemenliğindeki tüm bölgelerde olduğu gibi bölgemizde de bu akınlar nedeniyle büyük bir ekonomik çöküntü meydana geldi. Bununla birlikte bölgenin etnik kompozisyonuna Arap akınlarının önemli bir etkisi olmadı. Bununla birlikte 13. yüzyıla tarihli Lembos Manastırı kayıtlarından varlığını öğrendiğimiz Memaniomenos (Menemen) ovasındaki Sarrakenikon (Seyrek veya Osmanlı dönemi belgelerinde Sirekköy) köyünün adında bir Arap varlığı sezilmektedir. Zira Avrupalı Hrıstiyanlar Müslüman Araplara Ortaçağ'da Sarrazen adını veriyorlardı. 

Orta Bizans Dönemi ile ilgili tek tarihsel bilgi yine Temnos'dan gelmektedir. 787 yılında İznik'de (Nikaia) toplanan ikinci konsile Temnos piskoposu olarak katılan Theophilos'un alınan kararların altında imzası bulunmaktadır. Bu tarihten sonra ise hiçbir piskoposluk listesinde Temnos'un adı görülmemektedir. Kentin bu tarihten sonra muhtemelen Arap istilası nedeniyle uzun bir müddet terkedilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ancak yüzeyde rastlanan çok az sayıda sırlı seramiğin de gösterdiği gibi doğal savunmaya elverişli konumu nedeniyle 12. ve 13. yüzyıllarda da zayıf bir iskan görmüştür.

Arap akınlarının bitimi ile Selçuklu Türkmen akınlarının başlangıcı arasında (10 ve 11. yüzyıllar) Bizans Batı Anadolu'sunda kısa süreli yeni bir gelişme dönemi yaşanır. Bu kısa süren barış dönemi içinde bölgemiz için anmaya değer iki olay vardır. Birincisi 1025 yılında bölgede büyük hasara neden olan yer sarsıntısı, ikincisi ise nüfusunun yeniden azalmasına neden olan kıtlıktır.

Bu dönem 1071 yılındaki Malazgirt savaşının kazanılmasından sonra batıya doğru ilerleyen ve İzmir yöresinde egemenlik kuran Çaka Bey tarafından kesintiye uğratılır. Bununla birlikte Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulmasına yol açan Türkmenler'in Anadolu'ya kalıcı olarak yerleşmesi Batı Anadolu tarihinde yeni bir safha açar. Türkmenler 1071 ile 1801 yılları arasında hemen hemen tüm Anadolu'yu işgal ederler. Sultan Alpaslan'ın komutanlarından Emir Çaka Bey bölgede kurmuş olduğu kısa süreli beylik için (1081-1094) İzmir'i (Smyrna) merkez seçer. İzmir'li Hristiyan Rumlar'ın yardımı ile kurmuş olduğu donanma sayesinde Khios (Sakız), Samos (Sisam) ve Lesbos (Midilli) adalarını da fetheder. Ancak bu egemenlik kısa sürer, Çaka Bey'in öldürülmesinden sonra, Bizans tahtında bulunan Aleksios I Kommenos (1081-1118) biraz da Anadolu'ya geçirdiği Haçlıların yardımı ve oluşturduğu büyük donanmasıyla İzmir'i ve bölgeyi yeniden ele geçirir. Bizans donanmasının ana üssü olan İzmir kenti bölgede otoriteyi sağlayan ve sağlamlaştıran Dük Hyaleas'a verilir. Türkler bölgede yeniden kesin olarak yerleşecekleri 1300 yıllarına dek Ege kıyılarından iç kısımlara doğru çekilmek zorunda kalırlar. Daha 7. yüzyılda tüm Bizans topraklarının Thema adı verilen eyaletlere ayrılması sırasında Edremit (Adramyteion), Sardes ve Ephesos (Selçuk) üçgeni arasındaki tüm kıyıları Thrakesion Thema'sı adı altında örgütlenmişti. Geçen yüzyıllar içinde zaman zaman gevşeyen bu eyalet sistemi Aleksios I döneminde yeniden düzenlenir.

Tüm bu faaliyetlere karşın, Bizans egemenliğinde kalan bölgemize Türkmenler’in akınlarının kesilmediği görülmektedir. 12. yüzyılda gerçekleşen çok sayıda Türk akını bölgeyi hedef alır. Bu akınlardan 1133 yılında gerçekleştirilmiş olanı Batı Anadolu'daki birçok manastıra ait kayıtlardan bilinmektedir. Kısa süreli ancak etkili olan bu akında Pınarbaşı köyünün hemen doğusundaki tepeler üzerinde yer alan Lembos Manastırı da tahrip olur. Thrakesion Theması'na yönelen diğer bir önemli saldırı da Myriokephalon savaşından (1176) önce olmuş; ancak Büyük Menderes vadisini savunan Manuel I Komnenos tarafından durdurulmuştur. Son büyük akın ise Andronikos I Komnenos'un ölümünden (1185) hemen sonra gerçekleşir. Türkler bölgedeki iç çekişmelerden sonuna dek yararlanırlar; Batı Anadolu kıyıları imparator Andronikos I'e karşı taht mücadeleleri veren yerel beyler arasındaki yıpratıcı mücadelelere, ekonomik çöküntüye, nüfus azalmasına, yerel hanedanların egemenliklerine sahne olur.

O güne dek hep Bizanslıların yardımı ile Anadolu'ya geçirilen ve tüm ülkeyi birkaç kez çiğneyerek Kudüs'e saldıran Haçlı sürüleri bu kez daha kolay bir av olarak gördükleri kendi dindaşları olan Bizanslıları soymaya karar verdiler. Venedikliler ve birleşik Haçlı kuvvetleri 13 Nisan 1204'de İstanbul'a girdiler. Kent üç gün boyunca yağma edildi. Dünyanın en büyük kültür merkezi olan İstanbul'un tüm zenginlikleri Latinlerin eline geçti.

Bizansın asil ve güçlü aileleri Batı Anadolu'ya sürgüne gittiler. Bu büyük ailelerin de yardımı ile Theodoros I Laskaris Batı Anadolu'daki egemenliğini pekiştirip başkent İznik olmak üzere yeni bir Bizans devleti kurdu. Bu imparator bölgeyi önce yerel hanedanların yaratmış olduğu parçalanmışlıktan kurtardı; daha sonra batıda Latinler, doğuda ise Selçuklu Sultanlığı ile mücadele ederek sınırlarını güvence altına aldı. Yeni Bizans devletinin başkenti İznik olmasına karşın, yönetimin ağırlığı Magnesia (Manisa), Smyrna (İzmir) ve Nymphaion'a (Nif-Kemalpaşa) kaydırıldı. Özellikle Nymphaion devletin yazlık başkenti oldu. Thedoros I Laskaris'den (1210-1224) sonra tahta geçen Ioannes III Vatatzes'in uzun süren iktidarı (1224-1254) bölgenin ekonomik, politik bakımlardan canlanmasına ve nüfüs artışına yol açtı. Smyrna ve civarındaki topraklar yeniden düzenlenmiş; tersaneler yeniden işletilmiş; bölge imparator ve karısı İrini sayesinde manastırlar merkezi haline gelmiş; bu tür dinsel kurumların ellerindeki topraklar çoğaltılmış; Magnesia ve Nymphaiaon'da kütüphaneler ve kültür merkezleri kurulmuştur. Selçuklu sultanlığı ile yapılan ticaret bölgede göreceli bir zenginliğe yol açmıştır.

Tüm bu zenginlik ve mutluluk dönemi Laskarisler hanedanına son veren ve İstanbul'u 1261 yılında yeniden ele geçiren Mikhael VIII Paleologos'un Batı Anadolu'yu ihmal politikaları ile sona erer. İmparator 1261 yılında Nymphaion Antlaşması (Nif-Kemalpaşa) ile İzmir limanını Cenevizlilere teslim eder. Küçük Asya'nın savunma görevi ihmal edilir. Bu tarihten sonra Türkmen kabileleri Gediz, Büyük Menderes vadisi ve Muğla üzerinden dalgalar halinde ilk akınlardan 150 yıl sonra nihai hedefler son önemli Bizans kentleri Smyrna (İzmir) ve Magnesia'ya (Manisa) doğru harekete geçerler. Yaklaşık 40 yıl boyunca bölgede giderek zayıflayan Bizans yönetiminin tüm savunma çabalarına karşın, tüm Batı Anadolu 1317 tarihine dek tümüyle Türklerin eline geçer.

Çok uzun bir dönem sonra İznik Bizans İmparatorluğu zamanında Menemen ve çevresinde yeniden canlanan yaşam ile ilgili bilgileri ilk kez 13. yüzyıl kaynaklarından almaktayız. Bölgemiz İznik devletinin bu yüzyıl içindeki dirlik ve düzenliğinden payını almış; Menemen ovası tüm verimliliği ile işletilmiş ve gerek ovanın ortasında, gerekse ovayı çevrilen dağların üzerinde ve yamaçlarında yeni iskan merkezleri (köyler, kentler ve manastırlar) doğmuştur.

İlçemizin adını ilk kez bu döneme ait doğrudan bir belge olarak değerlendirilmesi gereken Lembos Manastırı kayıtlarında bulmaktayız. Kalıntıları Pınarbaşı'nın kuzeydoğusunda bir tepenin üzerinde bulunan bu manastır, imparator İoannes Dukas Vatatzes tarafından yeniden canlandırılmıştı. Türkler tarafından bölgenin ele geçirildiği ve terk edildiği 1300 tarihlerine kadar manastırın çevrede değişik yollardan (bağış ve satın alma) çok sayıda taşınmaz ve arazi sahibi olduğunu görüyoruz. Manastırın kayıtlarında bu arazilerin bir kısmının Memaniomenos (veya Mainomenos) Ovası'nda yer almaktaydı. Ayrıca bu tür satış ve bağış belgelerinde Menemen ovasındaki bu arazilerin bulundukları yerler adları ile tarif edilmekte, komşu araziler, köyler, manastırlar ile ilgili bilgiler de bulunmaktadır. Tüm bu belgelerden hareketle Menemen ovasında ve civarındaki yer isimleri ile ilgili bilgi sahibi olmaktayız. Ancak dikkati çeken bir husus bölgede Bizans dönemi boyunca (13. yüzyıl) Memaniomenos adında bir köy veya bir kentin olmamasıdır. Genellikle bir ovanın adını içinden akan bir nehirden (Gediz ovası, Bakırçay ovası) veya ovaya hakim bir kent veya köyden (Manisa ovası, Konya ovası) almış olmasına karşın, bölge ile ilgili bilgi veren kaynaklarda Memaniomenos adında bir yerleşme bulunmamaktadır veya en azından o günün kaynakları bize bilgi vermemektedir.

13. yüzyılda da Menemen ovasının sınırları bazı değişikliklerle günümüzdeki gibiydi. Ovanın güneybatısında İ.Ö. 4.yüzyılın başında Üçtepeler üzerinde kurulmuş olan Leukai kentinde ve çevresinde iskan devam ediyordu. Yazılı metinlerde bu bölgenin Leukai (Lefke) ve Koukoulos (Kukulos) idari birimi (enoria: kaza veya kasaba) içinde yer aldığı görülmektedir. Bu idari birimin sınırları batıda Üçtepeler'den doğuda günümüzdeki Kaklıç ve Sasalı köylerinin bulundukları araziye kadar yayılıyordu. 13. yüzyılda bu kazanın gelirinin bir kısmı İstanbul'daki Aya Sofya kilisesinin masraflarına tahsis edilmişti. Ayrıca yine aynı bölgede imparatorun sarayına ait araziler, kiliseler, banyolar ve bahçeler vardı. Bu bölgede Gediz'in denize döküldüğü noktada bulunan Kakola Burun adı Bizans döneminden gelen Koukoulos'un bozulmuş bir formu olarak günümüze kadar gelmiştir. Koukoulos idari birimin güneyinde, bugün olduğu gibi, Bizans döneminde de devlet tarafından işletilen tuzlalar (Halykai), Kaklıç köyünün hemen güneyinde, bugün tamamen alüvyonlarla dolmuş olan bir deniz feneri (Karpathia) ve dalyanlar (Vivaria) bulunuyordu. Bu idari birimin doğudaki komşusu Kordoleon (Karşıyaka) idari birimi idi. Bizans döneminde körfezin kuzeydoğu kıyı çizgisi günümüzdekinden biraz daha farklıydı. Kıyı çizgisi bugünkü gibi Bostanlıdan direk batıya değil önce kuzeye, Serinkuyu ve Çiğli'ye oradan da batıya yönelerek bugün alüvyonlarla dolmuş olan geniş bir girinti yapıyordu. Kordoleon idari birimi Serinkuyu'dan Bayraklı'ya kadar olan kıyı bölgesini ve Yamanlar'ın (Amanara) güney yamaçlarını kaplıyordu. Ovanın Yamanlar'ın batı yamaçları ile olan sınırı üzerinde bugünkü Çiğli ve Balatçık köylerinin adlarını aldıkları Geç Roma - Bizans dönemi yerleşmeleri Sillion ve Palatia köyleri bulunuyordu. Smyrna ile Pergamon arasındaki karayolunun üzerinde bulunan bu iki noktadaki buluntulardan hareketle yerleşmelerin İ.Ö. 6.yüzyıla dek geriye gittiklerini bilmekteyiz. Palatia (Balatçık) adı, bu bölgedeki Bizans sarayı mensuplarına veya devlete ait toprakların varlığından dolayı verilmiş olmalıdır. Zira köyün batı yamaçlarında geçen yüzyıl saptanan bir yerli kaya üzerinde tespit edilen Oros Basilikon (devlet arazisi sınırı) yazısı, bunun bir sınır taşı olduğunu göstermektedir. Balatçık ve Çiğli'nin yamaçlarına yaslandıkları günümüzde Yamanlar veya Yamanar, Bizans döneminde Amanara olarak adlandırılan dağın batı yamaçları (Flamoulon) üzerinde saptadığımız iskan kalıntıları ve harabeler Bizans yazılı kaynaklarının adlarından söz edilen köy iskanları ve manastırlar olmalıdır.

Erken Bizans döneminden beri Arap akınları ile ilişkili olarak adını bildiğimiz Sarrakenikon köyü (Seyrek veya Serekköy) 13. yüzyılda da Memaniomenos ovasının en önemli iskanlarından biriydi. Köy civarında yaptığımız bir incelemede tarlalar içinde rastladığımız çanak çömlek söz konusu tarihleri teyit etmekte ve köyün Geç Roma döneminden beri iskan gördüğü anlaşılmaktadır. 1922 yılına dek Seyrek'in nüfusunun tamamen Hıristiyanlardan oluştuğu göz önüne alındığında bölgenin en eski köylerinden biri olması mümkün görünmektedir. Panaztepe'nin doğu yamacında Prof. Dr. Armağan Erkanal başkanlığında yapılan kazılarda gün ışığına çıkartılan Bizans iskan kalıntıları da Sarrakenikon ile ilişkili olmalıdır.

Yamanlar'ın kuzey yamaçlarının 13. yüzyılda yoğun bir yerleşime sahne olduğu anlaşılmaktadır. Emiralem-Urla Çukuru mevkii, Göktepe'nin güneyindeki teraslanmış yamaçlar (Arifali Pınarı ve Manastır mevkii) ve köyün yakınındaki Ören mevkiinde tespit ettiğimiz bir Bizans köy harabesi bu dönem ile ilgili kanıtlar olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca Manisa'ya bağlı Uzunburun köyünün güneyinde bulunan ve Çaltı, Alaniçi, Karaorman köylerinin bulundukları platoyu da kontrol eden Yoğurtçu Kalesi 12. ve 13. yüzyıllardaki Türkmen akınlarına karşı bölge halkı için önemli bir sığınma mahalli olarak inşa edilmiştir.

Gediz'in (Hermos) kuzeyindeki Dumanlıdağ görünüşe göre bu dönemde Yamanlar kadar iskan edilmemiş olmasına karşın, özellikle Yanıkköy Kalesi (Neonteikhos; Ceneviz Kalesi) ile Temnos'un yer aldığı Görece Kaleleri bu dönemde, henüz Menemen kasabası kurulmadan önce, Memaniomenos ovasına hakim olan en önemli iskanlarıdır. Bazı araştırmacılar 11.yüzyıldan itibaren 15. yüzyıla kadar piskoposluk listelerinde Smyrna'ya (İzmir) bağlı piskoposluk merkezi olarak yer alan Arkhangelos'un (Baş Melek) Temnos'un (Görece Kalesi) Hrıstiyan dönemindeki adı olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak Görece Kalesi'nde söz konusu dönemlere ait çanak çömlek gibi küçük buluntulara çok az rastlandığı gibi, o dönemlerin mimari özelliklerini yansıtan yapı ve sur kalıntıları mevcut değildir. Buna karşın Yanıkköy kalesinde 12. ve 14. yüzyıllar arasında dönemin tüm mimari ve duvar özelliklerini gösteren ve nispeten günümüze kadar ulaşmış sur kalıntıları ve tahkimat izleri bu dönemlerde yerleşmenin önemini göstermektedirler. Ayrıca tarihçi Dukas'ın Mainomenos ovasında, Türkler'in Kayacık adını verdikleri Arkhangelos ile ilgili verdiği bilgiye en fazla uyan sit Yanıkköy Kalesi'dir.

Metin: Prof.Dr. Ersin DOĞER

comprar lovegra kamagra gel cialis generico viagra pfizer kamagra gel viagra generico cialis precio cialis sin receta viagra o cialis precio viagra viagra precio

lacoste polo shirts polo ralph lauren ireland polo ralph lauren lacoste polo shirts ireland lacoste australia lacoste polo shirts fred perry polo australia tommy hilfiger polo fred perry polo tommy hilfiger australia polo ralph lauren shirts australia polo ralph lauren australia polo ralph lauren outlet lacoste outlet poloshirt damen polo ralph lauren damen lacoste sale poloshirt polo homme polo ralph lauren polo ralph lauren femme polo lacoste polo outlet lacoste polo